(Kadim ve modern anlamıyla)
“Tağut” tuğyan ile ilgili isyanda, itaatsizlikte sınırları aşmak demektir. Normal seviyesini aşan su için de “tağa’l mâ u (su normal yüksekliğini aştı)”, denir. Suyun taşması sel felaketlerine yol açar. Tuğyanın sebebi, kişinin kendini hiçbir bağla kayıtlı görmemesi, norm, kural tanımaması, sınırsız özgüven duygusu, böyle bir insan tuğyan eder/azar (96/A’lak, 6-7).
Tâğût, doğru yönde irade koyma yetisini kaybettiğinden refleksif olarak sınırları aşar, önünde hiçbir engel taşımaz, yalnızca kendisine itaa edlimesini talep eder. Bugünkü psikoloji bu söz konusu ruh haline narsizm teşhisini koyar ama kelimenin semantiği bizi psikolojinin teşhisinden daha öte noktalara götürür. İslami literatür çerçeveyi biraz daha genişletir, konulmuş ilahi hüküm, ahlaki norm ve hukuki kural, daha genel manada sınır/hudut tanımayan ve kenrisine ibadet edilen yani önünde eğilinen, emirlerine, ta’limatlarına uyulan, iradesine teslim olunan herkes tağut tanımına girer. Hayli sert, kasvetli ve ürkütücü tağut, tekili ve çoğulu aynı olan bir kelimedir..
Yol açtığı çağrışımlar, insanı sürüklediği korku hali dolayısıyla bu tanıma dikkat etmeyi gerektirir. Bazı insanlar birtakım şahıslara, varlıklara –özellikle zihinlerinde yücelttikleri insanlara ibadet edercesine itaat eder veya uzun zaman, yıllar ve yüzyıllar önce bu dünyadan ayrılmış olmalarına rağmen onların türbelerine perestij ederler, bu durum niteliği itibariyle perestiji, abid konumundaki kişiyi tağuti eylem içinde değerlendirmemize gerekçe teşkil etse de, bundan haberi, bilgisi ve rızası olmadığı için kendisine ibadet edilen, şahsına perestijde bulunulan kimseyi tağut tanımı içinde almamıza gerekçe teşkil etmez. Çünkü bu şahıs yıllar önce vefat etmiş, hayatta iken tevhid üzere düzgün bir hayat yaşamı ama kendisinden sonra cahiller onun saygınlığını, ilim, irfan ve taatini öne sürerek onu neredeyse uluhiyet makamına çakırmaışlardır, bundan cahiller sorumludur.
Cahiliye dömenide Benî Müleyh isminde bir kabile meleklere ibadet ederlerdi; Hıristiyanlar Meryemoğlu Mesih’i ilahlaştırmışlardır. Kur’an’ın açık beyanıyla “Melekler sadece Allah’ın buyruklarını yerine getirmekle yüküklüdürler” (66/Tahrim, 6), Hz. İsa da, kendisine uluhiyet atfedenlerden beri olduğunu söyleyecektir:
“Allah: “Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve anneni Allah’ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?” dediğinde: “Seni tenzih ederim, bunu söylemek be-nim hakkım değildir. Eğer bunu söyledimse mutlaka sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen’de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen’sin Sen.”Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiç bir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.’ Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen’din. Sen her şeyin üzerine şahid olansın.” “Eğer onları azablandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz aziz olan, hakim olan Sen’sin Sen.””(5/Maide, 116-118.)
Bu ayırının aksini düşünecek olursak melekleri ve Hz. İsa’yı tanrı edinen cahiller yüzünden melekleri ve Hz. İsa’yı sorumlu tutmuş olmamız gerekirdi. Müfessirler, yerine göre Şeytan, Sanem (Put/Cibt) , sihirbaz, kâhin/şaman, sapıklıkta ileri giden ve mutlakieytçi hüküm ve yönetim iddiasında olan siyasi lider tipolojisini de tağut olarak nitelendirmişlerdir.
Mü’minlerden istenen tağutluk iddiasına kalkışanların iddialarına sıfır talerans tanımaları, yani onları kategorik olarak reddetmeleridir: “Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir” (2/Bakara, 256)
Kur’anı Kerim’in çizdiği tağut tipolojisine tarihte Firavun birebir uygun düşmektedir. Musa aleyhisselamın tebliğine karşı şu üç şeyi öne sürüyordu:
- Ben Mısır halkının en yüce Rabbi’yim (79/Naziat, 24)
- Mısır’ın (ve yeryüzünün) mülk ve salatanatı benimdir (43/Zuhruf, 51)
- Halkını istihfaf etmişti (43/Zuhruf, 54)
Anahtar terimin “istihfaf” geçtiği ayet kümesine biraz daha yakından bakalım:
“Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: “Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz? Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir. Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi? Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi. Sonunda bizi gazablandırınca, biz de onlardan intikam aldık,” (43/Zuhruf, 51-55.)
Yaşamakta olduğumuz olaylara baktığımda tarihin nasıl tekerrür ettiğini, şahısların kendilerinden öncekileri tekrar ettiklerini, ezen ve zilenlerin aynı profiller olduklarını görüyorum ve içime derin bir sükunet, yatıştırıcı bir emniyet duygusu çöküyor.
Firavunlar dönemi Mısır, ardından gelen Roma ve bugün yeni Firavunlar dönemi Amerika. II. Ramses (?), Trump olarak sahnede. Onun gibi kibirli, egosu şişkin, küstah, kural/sınır tanımaz, saldırgan, istilacı ve gaddar.
“Latin Amerika benim, Kanada, Meksikayı istiyorum, Grönland’a ihtiyacım var, Çin’e dersini vereceğim, Avrupayı da hizaya getireceğim, İran’a son uyarılarımdır. Benim yenilmez güçlü bir ordum var, milli çıkarım olan herşeye el koyarım, yağdan kıl çeker gibi bana itaat etmeyen devlet başkanlarını eşleriyle yataklarından alır, getirir hapse atarım. Sizler, diğerleri, aklınızı başınıza alın, dediğimi yaparım. Ben Kralım!” diyor.
“Ben Kralım” sözünün tercümesi “ben tağutum” demektir.
Peki ne olacak?
Firavun ve ordusu Kızıldenizin sularında boğuldu, günahkar kavminden de Allah mazlumların, zayıfların inkitamını aldı. Tarih tekerrür ediyor, firavunlar, sezarlar kendilerini tekrar ediyor. Onlara başkaldırmadıkları takdirde kavimleri, halkları da helak olup gidecektir.
Bizden istenen ne? O da belli ve açık:
“ İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar; öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.”(4/Nisa, 76.)
Yani hiçbir şekilde tağutun yanında yer almamak, ona yaslanmamak, onun bize vereceği azıcık şeye kanıp mazlumları, mağdurları, ezilenleri yalnız bırakmamak. Çünkü eninde somunda gerçek mü’minler eliyle yüce Allah mazlumların intikamını alacaktır.
O mü’minler kimler? Soru bu!
Kaynak: mirat haber

