Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Yusuf YAVUZYILMAZ


TARİH VE YÜZLEŞME

Yusuf Yavuzyılmaz'ın yeni yazısı...


Geçmiş hakkındaki yargımızı veya yanılgılarımızı düzeltmek üzere tarih okumuyoruz. Tarihi bugünkü yerimizi haklılaştırmak için araçsallaştırıyoruz. Bu durum, tarihe seçmeci yaklaşmamıza neden oluyor. Seçmeci yaklaşımın en büyük zaafı, onlara etki eden onlarca faktörden birini öne çıkarıp diğerlerini görmezden gelmektir. Böylece her tarihçi kendine uygun olanı öne çıkarıp olayları analiz ediyor. 

Tarihsel yorum farklarından çoğunluğu, araştırmacının seçmeci bir zihin yapısına sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum, İlk halifenin seçimi, Kerbela Olayı, Cemel, Sıffin, Nehrevan, Çaldıran, Şiilik, Sünnilik, Alevilik, Şah İsmail, Mehmet Akif, Tek parti dönemi, İttihat Terakki, Said Nursi, Muhammed İkbal, Cemaleddin Afgani, Humeyni, 27 Mayıs' tan 15 Temmuza darbeler gibi değerlendirmelerde tüm çıplaklığı ile ortaya çıkıyor.

Tarih araştırmalarının en büyük zaafı, olayın iç yüzünü ve hakikatini öğrenmekten çok, bugün bulunduğumuz mezhebi ve ideolojik konumu meşrulaştırma gayretidir. Bu da sonuçta ideolojik tarih okumalarına yol açıyor. 

Bu durumda tarih araştırmaları bugün durduğumuz yeri haklılaştırmaya dönük aparata dönüşüyor. Sünni ve Şii tarih algısı da büyük ölçüde bu yaklaşımın izlerini taşıyor. Tarihsel algılar bugünün siyasal konjonktürünü açıklayıcı ve destekleyici araca dönüşüyor. 

Tarihsel olayları değerlendirirken, olayların içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal koşulların önemini ihmal etmemek gerekir. Öte yandan o zamanın koşullarını öne çıkararak yapılan her uygulamayı da meşru sayamayız. Yoksa bütün zamanlar ve olaylar için zamanın koşulları meşrulaştırıcı bir argüman olarak kullanılabilir. Halbuki Kur'an zerre kadar iyilik ve zerre kadar kötülüğün karşılığı görülecektir der. Bu hükmün hiçbir tarihsel istisnası yoktur. Zamanın koşulları öne sürülerek hiçbir tarihsel aktör eleştiri alanının dışına çıkarılamaz; yaptığı her uygulama meşrulaştırılamaz. 

Geçmişte yaşanan olayların gerçekleriyle yüzleşmek yerine onları istenildiği şekilde yorumlamak şeklinde ortaya çıkan tavır daha çok taraftar bulmaktadır. İslam tarihinde de buna benzer çok sayıda olay yaşanmıştır. Siyasal iktidarların meşruiyet sorunu, mezhebi önyargılar, geçmişten gelen tutumlar ideolojik tarih anlayışını öne çıkarmıştır. İdeolojik tarihin gerçek amacı, tarihsel gerçekleri ortaya çıkarmak değil, temizlenmiş steril bir geçmiş yaratmaktır. 

Ahmet Yaşar Ocak bu yaklaşıma İslam tarihinin erken dönemlerinden çarpıcı bir örnek vermektedir: "Cemel Vak'ası inkar edilemez bir gerçeği ortaya çıkarmıştır: Sebep veya sebepler ne olursa olsun, Hz. Aile, Hz. Ali ve Aşere-i Mübeşşere'den Talha bin Ubeytullah ve Zübeyr bin el- Avvam gibi erken dönem İslam tarihinin en önde gelen simaları birbirlerinin kanını dökmüşlerdir. İşte bu çarpıcı sonuç, erken dönem İslam toplumunun yaşadığı, tarihin şahitliği önünde cereyan eden inkarı gayrikabil bir faciayı temsil eder. 

Bin dereden bin kova su taşıyarak bu çıplak gerçeği tevil etmenin ya da üstünü örtüp saklamanın bugün hiçbir anlamı yoktur. Sürekli vurguladığımız gibi benzeri son derece naif mazeretler tarihin bu fevkalade çarpıcı gerçeğini görmezden gelmenin ve sorgulamanın önünde engel olamaz. Aradan geçen bin dört yüz küsur sene sonra birileri hala bu olayı düşünüyor, yazıyor ve sorguluyor da bunun bir anlamı vardır. 

Müslümanlar hangi devir ve coğrafyada olurlarsa olsunlar, tarihlerinin bir döneminde cereyan eden, aklı yoran, vicdanı tırmalayan, ruhu rahatsız eden benzeri olaylar üzerine düşünmekten vazgeçip, ' yorganı başlarına çekerek ' yaşamamalı veya problemleri 'halının altına süpürmeye' devam etmemelidir. İşte bugün Müslüman toplumların sağlıklı bir tarih bilincinden mahrum olmalarının en önemli sebeplerinden biri bu gaflettir. İşin en çarpıcı yanı ise çok geçmeden bu tür olayların birer itikadi mesele haline gelmeleri / getirilmelidir. Sırf bu vakıayı düşünmek bile Müslümanlar adına fevkalade ciddi bir sorundur. " ( Ahmet Yaşar Ocak, Farklı Bir İslam Tarihi, İletişim yayınları, s:115) 

Olayla yüzleşmek ve sebeplerine eğilmek yerine görmezden gelme şeklinde ortaya çıkan bu tavır, kendi öz eleştirisini yapmayıp suçu dış faktörlere atmanın bir yolu olarak yüzyıllardır müslüman bilinçte yer vermiştir. Olaylarla yüzleşmek yerine onları görmezden gelmenin kimseye kazandıracağı bir şey yoktur. 

Öte yandan tarihi değerlendirmelerde en büyük eksiklik metodoloji alanında olduğu görülmektedir. Türkiye’de yürütülen çabalar da istenilen sonucu vermemiştir. " Türkiye bugün yaklaşık iki yüz yıldan beridir hala dışarıya öğrenci gönderiyor. İlahiyat Fakültelerinde Batılı ülkelerdekilerle rekabet edebilecek sağlam bir İslami bilimler ve İslam tarihçiliği disiplinleri- istisnai kabinden bazı bilim adamları olsa da- oluşmadı, oluşturulamadı. Sebepleri teknik, fiziksel, ekonomik ve özellikle zihniyet açısından sıralanabilir, ama en önemli eksikliği zihniyet ve metodoloji alanındadır. " ( Ahmet Yaşar Ocak, Farklı Bir İslam Tarihi, İletişim yayınları, s: 24)

Müslüman tarihçilerin en büyük sorunlarından biri İslam ile yaşadıkları dini ve kültürel çevrenin ürettiği din anlayışını özdeşleştirmeleridir. " Müslümanların çağlarını doğru algılayıp yaşamalarının önündeki en tehlikeli engel, İslam'ın ayrı, Müslüman toplumların "yaşadıkları tarihin" ve o tarihin içinde yarattıkları "kültürün" ayrı olduğu gerçeğini unutarak, o tarihi ve kültürü analiz edip kavramaya çalışacak yerde, onunla hiç ilgisi bulunmayan ve geniş ölçüde "menkıbeye dayalı" bir "deforme tarih" üreterek onu İslam'la özdeşleştirmeleridir."  ( A. Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslam, İletişim yayınları, s. 184.) Bu özdeşlik, tarihteki hataların gerçek sebeplerine inmek yerine, onları mazur göstermek gibi savunmacı bir tarih anlayışını öne çıkarmaktadır. 

Tarihsel hata, aradan geçen zamana karşın, bugün de aynen devam etmektedir. Bugün özellikle iktidarı kaybetmek veya başka sebeplerle siyasal iktidarın yanlış ve hatalı uygulamaları ve davranışlarını görmezden gelmek doğru bir tavır değildir. Öte yandan doğası gereği siyasal davranış, karşıtlık ve çatışmaları itikat alanının bir parçası haline getirmek son derece sakıncalı bir davranıştır. Siyasal davranışlar, dinin özüne ait olmayıp, bireyin içtihat alanı içindedir. İçtihat; toplumsal, tarihsel ve siyasal koşullardan etkilendiği için hiç kuşkusuz hatalı da olabilir. Bundan dolayı siyasal düşünceler üzerinden tekfir yapılamaz.

Öyle görülüyor ki, Cemel Savaşı ile başlayan Sıffin, Nehrevan, Kerbela çatışmalarıyla devam eden süreç ders alınması gereken bir süreçtir. Ne yazık ki, çoğu tarihçi bu olayları, mezhebi veya başka gerekçelerle yanlı okumuşlardır.

İbn Haldun’a göre “Tarihçiler, Tanrının kitabını tefsir edenler ve rivayet üstatları, naklettikleri haber ve rivayetlerin doğru veya zayıf olduğunu incelemeden, yalnız nakil ve rivayete güvenerek aktardıkları, kanun, usul ve benzerleri ile karşılaştırmadıkları, hikmet ve felsefe bakımından incelemedikleri ve varlık( kâinatın )tabiat ve kanunlarına göre ölçmedikleri, naklettikleri haberler üzerinde dikkatle düşünerek haber verilen hadise ve olayların vukuunun mümkün olup olmadığına inanarak nakletmedikleri için çok yanılmışlar ve doğru yoldan saparak vehim ve hata çöllerinde yollarını kaybetmişlerdir.” (İbn Haldun, Mukaddime, s.19)

İbn Haldun, tarihçilerin Haberlere yalan karışmasının nedenlerini şöyle sıralamaktadır: 

1-Fikir ve mezheplere taraftarlık.

2- Haberleri nakil ve rivayet edenlere inanmak 

3- Gözlemlerine ya da kendilerine ulaşan haberlere yanlış bir anlam yükleyerek nakletmeleri.

4- Haberin “doğru”olduğuna dair bir tevehhümle hareket etmeleri.

5- Tarihi olayları döneminin şartları içerisinde değerlendirme yeteneğinden yoksun olmaları (Halleri olaylarla karşılaştırma keyfiyetini bilmeme)

6- Makam ve mevki sahiplerine yaranmak için eser telif etmeleri

7- Ümranın yani içtimai hayatın tabiatının hallerini bilmemek.” (İbn Haldun, Mukaddime, s. 82-84)

Geçmişi inşa etmek şeklinde öne çıkan tarih anlayışı, İslam tarihçiliğinden Türk tarihçiliğine miras kalmıştır. "İstiklal Harbi, Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında, Türkçü bir "Kurtuluş Savaşı " olarak yeniden inşa edilmiştir. 
Müdâfaa-i Hukuk hareketinin ideolojik motor gücünün Müslüman milliyetçiliği olduğu göz önüne alındığında, anılan tarihselleştirmenin olguları yansıtma alanında ciddi sorunlar taşıdığı söylenebilir. Ancak, bu süreçte kendisi olmayan, görüşlerini açıkça ortaya koyamayan Mustafa Kemal, yakın çevresine Türkçü bireyleri almış ve Türkçülüğü bilhassa kültür ve eğitim alanında öne çıkarmaya gayret etmiştir. "( Şükrü Hanioğlu, Atatürk Entelektüel Biyografi, Bağlam Yayınları, s: 523)

İstiklal Savaşı döneminde dini söylemle içi içe geçen tarihsel söylemler, savaşın ardından yeni bir aşamaya gelmiştir. Bu aşamada dinin olabildiğince dışında kalan seküler bir tarih anlayışı oluşturulmaya çalışılmıştır. Siyasal alanda yeni tarih anlayışına uygun çeşitli uygulamalara da rastlanılmıştır. "1936'da Manisa Valisi olan Lütfi Kırdar, bu ilde minaresi ve türbesi ayakta olan harap bir caminin yerine, elit grubun gideceği bir kulüp, tiyatrocuların temsil vereceği 600 kişilik sahneli bir sinema ve otel yapılmasını teklif etmiştir."(İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem/ Türkiye'nin Toplumsal Muhayyilesi, s: 66)

Din ile ilgili her şeyin geride bırakılması gereken anlayış olarak kodlayan modernleşmeci, ilerlemeci, seçmeci, evrimci ve pozitivist tarih anlatısının altındaki zihniyetin kodları şöyle okunabilir:

1- Cumhuriyet modernleşmesini amaçlayan bu elit zihniyet camiyi onarmayı, başka bir yere kulüp, tiyatro ve otel yapmayı düşünmemektedir. Yapılmak istenen kulüp, otel ve tiyatro binaları, cami ortadan kaldırılarak onun yerine yapılmak istenmektedir. 

2- Cami modernleşme projesine engel olarak görülmektedir. Bu yüzden camiyi ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. 

3- Yapılması amaçlanan kulüp, tiyatro, sinema ve otel, modernleşmenin sembolleri olarak, geriliğin sembolü olan caminin yerine inşa edilmeye çalışılmaktadır.

4- Amaç, dini temsil eden camiyi toplumsal merkez olmaktan çıkarıp yerine seküler mekanlar yaratmaktır. 

Kuşku yok ki, çatışmayı derinleştirecek faktörleri uzak tutarak, yaşanılan toplumsal zemin ve tarihsel hafıza ile uyumlu bir tarihsel anlayış, toplumsal gerilimleri de önemli ölçüde azaltacaktır. “Toprak ile düşünce arasında sağlam ve sağlıklı bir ilişki kurmak, düşünce ufkumuzu daraltmak değildir. Tersine toprak, bize köklerimizi hatırlatır; nereden beslendiğimizi gösterir. Fakat her kökün amacı açık bir ufka doğru yönelmek ve yükselmektir. Kökler bizi sınırlamaz, tersine özgürleştirir;zira sağlam kökler sahip olmadan semaya doğru yükselmek mümkün değildir. Kök ile ufuk arasında doğru ve dinamik bir ilişki kurmak, aynı zamanda birey ile topluluk, akıl ile erdem, zihin ile duygu, özgürlük ile disiplin, değişim ile süreklilik arasında doğru ilişkiler kurabilmek demektir. (İbrahim Kalın, “Ben, Öteki ve Ötesi,” - İnsan Yayınları,s: 463 )

Tarihsel olayların bugünü meşrulaştırmak amacıyla kullanılmasından doğan ideolojik tarih anlayışı, bir yandan toplumsal kutuplaşmayı beslerken, diğer yandan resmi tarih ve resmi olmayan tarih gibi iki farklı tarih anlayışını ortaya çıkarmıştır. Özellikle Cumhuriyet döneminden beri “Nutuk” merkezli resmi tarih tezi ile “Din/Osmanlı/İkinci Abdülhamid” merkezli gayri resmi anlayış rekabet halindedir. Kuşkusuz bu rekabeti besleyen modernleşme konusundaki ideolojik tercihlerdir. 

Tarihsel olayları değerlendiren insanın konumu, bilgisi ve birikimi ne düzeyde olursan olsun tarihsel, yanılgıya açık ve unutkan olduğunu, bu yüzden yanılabileceği gerçeğini gözden uzak tutmamak gerekir. Kaldı ki, bazı tarihçilerin tarihsel olayları bilerek resmi anlayış yönünde tahrif ettikleri de bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. İdeolojik yaklaşımın beslediği ideolojik tarih anlayışının zaaflarını gidermek kolay değildir. 

Tarihsel olarak yüzleşmemiz gereken ezberlerin başına şu gelmektedir: “Bizim tarihimizde utanacağımız hiçbir şey yoktur”. Bu yargı milliyetçi muhafazakar ve mukaddesatçı tarih anlayışının mottolarından biridir. Oysa utanacağımız ve yüzleşmemiz gereken o kadar çok şey var ki. Son yüzyıl içinde bile utanacağımız, siyasal ve toplumsal zemini etkileyen, çok şey sayılabilir: 15 Temmuz, 28 Şubat, 12 Eylül, 12 Mart, 27 Mayıs darbe ve darbe girişimleri; Tek Parti Döneminde çeşitli uygulamalar, Aşkale Sürgünü, İstiklal Mahkemeleri uygulamaları, Ali Şükrü Bey'in katledilmesi, Çeşitli Dönemlerde düşünce suçlarından verilen cezalar, Din üzerine uygulanan baskılar, Kürtçe konuşmamın yasaklanması ve uygulanan cezalar, 6-7 Eylül 1955 olayları, Dersim İsyanı sırasında yaşananlar.

Klasik İslam alimlerinin hakikat arayışı karşısında insanın ontolojik zaaflarının farkında olarak takındıkları bu ahlaki tavır modern zamanlarda büyük ölçüde terk edilmiştir. Sahip olduğu bilginin verdiği güvenlik içinde büyüyen kibir, en doğrusunu ben bilirim yaklaşımını besleyip büyütmüştür. En doğrusunu ben bilirim anlayışı hiçbir kuşkuya yer vermediğinden, farklı düşünceleri ortadan kaldıracak bir düşman olarak görmektedir. Bu tutum, farklı düşünceleri reddettiği için entelektüel alanı çoraklaştırır. Entelektüel çoraklığın en belirgin sonucu, eskinin tekrarı olan şerh ve haşiye geleneğinin hakimiyeti ve bu durumun yeni düşüncelerin ortaya çıkmasını engellemesidir. Siyasal ve kültürel alanı teslim alan Harici zihniyet, yeni düşünceleri ve farklı arayışları boğan bir iklim yaratıyor. Bu iklim siyasal olarak otoriterliği, entelektüel olarak içtihadı yok sayan geçmişe bağlı yaklaşımı meşrulaştırıyor. Bu yaklaşımın en büyük örneği de tarih alanında yaşanan tartışmalardır. 

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR