Takva, çoğu zaman yanlış anlaşılan; daha doğrusu bilinçli biçimde diğer bir çok kavramda olduğu gibi anlamı daraltılan bir kavramdır.
Onu yalnızca bireysel ahlâka, içsel bir hassasiyete ya da güvenli alanlarda yaşanan bir dindarlığa indirgemek; takvanın tevhidi, diriltici ve dönüştürücü ruhunu görmezden gelmektir.
Bugün yapılan tamda budur. Oysa takva;
sadece “sakınmak” değil, taraf olmaktır.
Sadece korunmak değil, konum almaktır.
Sadece iç dünyada yaşanan bir titizlik değil, hayatın bütününe yayılan bir sadakattir.
-Takva, hakikati eğmeden, bükmeden söyleyebilmektir.
-Takva, sözün ağırlığını hafifletmek değildir.
-Takva, hakikati muhatabına göre yumuşatmak hiç değildir.
-Takva; doğruyu, doğru zamanda ve doğru şekilde söyleme cesaretidir.
-Gerekirse yalnız kalmayı, dışlanmayı, anlaşılmamayı göze alabilmektir.
Resûlullah (s.a.v) bu hakikati şu sözle mühürlemiştir:
“Cihadın en faziletlisi, zalim yönetici karşısında hakkı söylemektir.” (Ebû Dâvûd, Tirmizî)
Bu nedenle takva, güvenli suskunluk değil; bedeli olan bir şahitliktir.
Takva, konjonktüre göre değil, hakikate göre şekillenir.
Kur’an’ın inşa ettiği takva anlayışı, hiçbir zaman konjonktüre göre şekillenmez.
Takva; zamana uyan değil, zamana şahitlik eden bir duruştur.
Kur’an bu duruşu şöyle tarif eder:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun.”
(Nisâ, 135)
Bu şahitlik; güç kimdeyse ona göre değil, hak nerede duruyorsa orada durabilme iradesidir.
Hak yolun değişmeyen gerçeği, çoğu zaman kalabalıkların terk ettiği yol olmasıdır.
Takva sahipleri, tarihin hiçbir döneminde çoğunluğu temsil etmemiştir.
Kur’an bunu bize açıkça bildirir:
“İnsanların çoğu, sen ne kadar istesen de iman etmez.” (Yûsuf, 103)
Hz. İbrahim, tek başına bir ümmetti:
“Şüphesiz İbrahim, Allah’a itaat eden, dosdoğru bir ümmetti.” (Nahl, 120)
Ashab-ı Kehf, bir avuç gencin mağaraya sığmayan itirazıydı:
“Onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi; biz de onların hidayetini artırmıştık.” (Kehf, 13)
Mekke’de ilk Müslümanlar, sistemin merkezinde değil; kenarında, hatta karşısındaydılar. Ancak İslam devletini kurunca sistemin merkezine yerleştiler.Yani İslam'i olmayan bir sistemin kenarında veya karşısında ama İslam'i sistem kurulduğunda bu sistemin tam merkezine yerleştiler.
Takva sistemi değiştirmek için yola çıkanların eksen kaymasına ve sistemin onları değiştirmesine karşı dirençtir, duruştur.
Çünkü takva; mevcut düzenle uyum değil, hakikatte sadakat ister.
Bu yüzden takva; tek başına kalsa da hak üzere yürümeyi göze alabilmektir.
Niceliğin değil, niteliğin ve istikametin önemini bilmektir.
Takva, değişimi gücün ve konjonktürün değil hakikatin eksenine yerleştirir.
Toplumsal değişim; imkânların genişliğiyle değil, ilkelerin sağlamlığıyla başlar.
Takva; gücün sunduğu alanlarda rahatça var olmayı değil, hakikatin çağırdığı yerde durmayı esas alır.
Bu yüzden takva, sadece sonuçlara odaklanmaz;
yöntemi, niyeti ve istikameti merkeze alır.
Çünkü hakikate aykırı yollarla ulaşılan hiçbir sonuç hayır üretmez.
Bilmemiz ve görmemiz gereken şudur:
Takva, tevhidin hayattaki karşılığıdır. Yani takva, tevhidin pratik hayattaki diğer adıdır.
Allah’ı birlemek; sadece inanç cümlelerinde değil,
otoriteyi, hükmü ve ölçüyü kimden aldığınızlada ilgilidir.
Bu nedenle takva;
Adaletsizliğe karşı susmamayı,
Hakları elinden alınanların, kim olursa olsun, yanında durmayı,
Hakkın üzeri örtülürken rahatsız olmayı,
Yanlış normalleştiğinde mesafe koymayı gerektirir.
Hak ve adalet olmadan takva konuşulamaz.
Ezilenin, sömürülenin ve emeği gasp edilenlerin olduğu toplumlarda,
takvadan önce konuşulması gereken şey hak ve adalettir.
Çünkü takva, tam da hak ve adalet temelinde filizlenir.
Ebû Zer el-Gıfârî’nin şu sözü, sanki bu hakikatin özetidir:
“Evinde yiyeceği olmayan bir kimsenin, kılıcını kuşanıp sokağa çıkmasına şaşmam.”
Bu söz; takvayı, soyut bir ahlâk değil, toplumsal vicdanın sesi olarak konumlandırır.
Her konuda fetvaya dört elle sarılıp, onu toplumsal değişimin merkezine yerleştiren toplumlar;
takvayı, toplumsal değişimin merkezine koyamazlar.
Çünkü takva; önce metinleri değil, zulmü sorgular.
Takva; Güçle kurulan bir denge değil, hakikatle kurulan bir bağdır.
Takva; Alkış alan bir duruş değil, hesap günü için yapılan bir hazırlıktır.
Ve takva, her çağda bize şunu fısıldar:
“Doğru, yalnız da kalsan doğrudur.”
Düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden yaralananlar için takva;
hiçbir şey atmamak, ama yerini de terk etmemektir.
Eğer takvanın ekseninde toplumsal değişimden bahsedilecekse bu hakikate sadık birkaç yüreğin eğilmeden, bükülmeden yürümeye devam etmesiyle olacaktır.
Vesselam.
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

