Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Mahmut Olgun


Stratejik Bulanıklık Ve Duygusal Kopuş

Mahmut Olgun'un "yeni" yazısı...


Türkiye’nin Orta Doğu ve genel dış politikası, bölgesel güç dengelerinin hızla yeniden şekillendiği mevcut tarihsel bağlamda, kapsamlı bir yeniden değerlendirme ihtiyacını zorunlu kılmaktadır. Özellikle Kürt meselesinin uzun yıllar boyunca güvenlik merkezli ve etnik reflekslere dayalı yaklaşımlarla ele alınması, yalnızca belirli bir toplumsal kesimin siyasal iradesinin dışlanmasına yol açmamış; aynı zamanda Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın tarihsel, sosyolojik ve kültürel gerçekliğinin sistematik biçimde ihmal edilmesine neden olmuştur. Bu ihmal, dış politikada rasyonel devlet aklının yerini duygusal, tepkisel ve kısa vadeli hesaplara bıraktığı bir stratejik bulanıklık üretmiştir.

Hakikatle yüzleşmekten kaçınan devlet pratiklerinin sürdürülebilir bir strateji üretmesi mümkün değildir. Türkiye’nin Kürtlerle olan ilişkilerinde ortaya çıkan gerilimler, bu stratejik bulanıklığın hem iç politikada hem de sınır ötesi alanlarda çatışma, güvensizlik ve toplumsal kutuplaşma biçiminde tezahür etmesine yol açmıştır. Bu süreçte yalnızca siyasal alan daraltılmamış; Kürt–Türk ilişkilerinde duygusal bağlar da sistematik biçimde aşındırılmıştır. Oluşturulan bu duygusal kopuş, kendiliğinden gelişen bir sonuç olmaktan ziyade, ileriki yıllarda kullanılmak üzere derinleştirilen bir zemin hâline gelmiştir. Böylece kopuş üzerinden kaos üretme, sürtüşme ve çatışmayı diri tutma imkânı doğmuş; bu fay hattı, gerektiğinde devreye sokulabilen ve her iki toplumu da sürekli zayıf düşüren stratejik bir koz olarak işlev görmüştür.

Bu durum yalnızca iç barışı zedelemekle kalmamış; aynı zamanda bölgesel ve küresel aktörlerin Türkiye’nin jeopolitik kırılganlıklarından faydalanabileceği bir zemin oluşturmuştur. Böylece Türkiye, kendi tarihsel hinterlandında belirleyici bir aktör olmaktan ziyade, çoğu zaman gelişmelere reaksiyon gösteren bir konuma sürüklenmiştir.

İnanç temelli birlik fikrinin etnik ve kimlik merkezli reflekslerle bastırılması, birlikte yaşama kültürünü aşındıran temel sosyolojik dinamiklerden biri hâline gelmiştir. Aynı inanç havzasını paylaşan toplulukların potansiyel tehdit olarak algılanması, rasyonel siyaset anlayışından çok tarihsel korkuların ve kolektif travmaların ürünü olarak okunmalıdır. Siyasal teorinin de işaret ettiği üzere, duygular ve korkular üzerine inşa edilen politikalar uzun vadede kurumsal istikrar üretemez. Bu bağlamda ümmetin ve toplumun parçalanmışlığı, yalnızca dış müdahalelerin sonucu değil; içsel kimlik çatışmalarının, mezhepsel dışlanmaların, otoriter reflekslerin ve diyalog kanallarının tıkanmasının bir bileşkesi olarak değerlendirilmelidir. Bediüzzaman Said Nursî’nin “müsbet hareket” anlayışı, bu noktada çatışma üreten değil, onarıcı ve bütünleştirici bir siyasal zeminin imkânına işaret etmesi bakımından önemini korumaktadır.

Türkiye’nin Suriye politikasında gelinen aşama, esasen belirli bir yönelim tercihinin yapısal sonuçlarını görünür kılmaktadır. Sahada, kaosun ve süreklilik kazanan çatışmaların belirleyici olduğu; etnik ve mezhepsel ayrışmaların derinleştiği, şiddetin ve istikrarsızlığın normalleştiği yapılarla kurulan ilişkiler, kısa vadeli işlevler sunsa da uzun vadede bölgesel kırılganlıkları artıran bir etki üretmektedir. Buna karşılık Kürtlerle kurulabilecek kapsayıcı ve meşruiyeti önceleyen bir ilişki biçimi, çatışma döngülerini beslemek yerine, ortak akıl ve ortak kader bilincine dayalı daha dengeli ve sürdürülebilir bir siyasal zemin oluşturma potansiyeli taşımaktadır.

Mevcut eğilimler dikkate alındığında, Türkiye’nin Suriye sahasındaki tercihlerinin, Türkiye Kürtleriyle olan ilişkiler üzerinde de dolaylı fakat derin etkiler ürettiği görülmektedir. Türkiye Kürtleriyle ilişkide giderek belirginleşen siyasal ve duygusal kopuş, geçici bir politik gerilim olarak değil; orta ve uzun vadede yapısal sonuçlar doğurabilecek derin bir kırılma olarak ele alınmalıdır. Zira siyasal alanın daralması karşılıklı güvensizliği beslemekte; ortak tarih, ortak gelecek ve birlikte yaşama fikrini zayıflatmaktadır.

Bu sürecin devam etmesi hâlinde ortaya çıkacak tablo, yalnızca Kürt toplumunu değil, Türk toplumunu da siyasal, sosyolojik ve stratejik açılardan zayıflatıcı bir etki yaratacaktır. Türkiye Kürtlerinin siyasal ve duygusal olarak merkezin dışına itilmesi ülkenin iç bütünlüğünü aşındırırken; Türk toplumunda ise güvenlikçi, içe kapanmacı ve savunmacı reflekslerin güçlenmesine yol açacaktır. Böyle bir karşılıklı zayıflama, iki toplum arasındaki tarihsel bağları örselediği gibi, Türkiye’nin bölgesel etkinliğini ve uzun vadeli stratejik kapasitesini de sınırlayacaktır.

Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu tercih, dar anlamda bir askerî taktik ya da kısa vadeli bir güvenlik politikası olarak ele alınamaz. Bu tercih, Türkiye’nin kimlerle ve hangi toplumsal zemin üzerinde tarihsel bir gelecek inşa edeceğine dair yapısal bir yönelim meselesidir. Kürtlerle ilişkide derinleşen duygusal kopuş ve Suriye sahasında tercih edilen mevcut yönelim, kısa vadede bazı kazanımlar sağlasa dahi orta ve uzun vadede hem Türkleri hem de Kürtleri zayıflatan bir süreci beslemektedir. Dolayısıyla Türkiye açısından tarihsel bir eşikte bulunulduğu söylenebilir. Bu eşikte verilecek karar, yalnızca bugünü değil, gelecek on yılların siyasal, toplumsal ve stratejik çerçevesini belirleyecek niteliktedir.

Zira dış aktörlerin yarın nasıl bir pozisyon alacağını öngörmek güç değildir; tarihsel tecrübe, bu aktörlerin çıkar temelli ve değişken tutumlarını defalarca ortaya koymuştur.

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR