Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Ahmet Celal Köse


SORUMLULUKLARIMIZ ve MAZERETLERİMİZ

Ahmet Celal Köse'nin yeni yazısı...


İnsanın yeryüzünde en sık başvurduğu, en kolaycı davranış biçimlerinden biri eleştirmek, suçlamak, yok saymak ve ötekileştirmektir. Bu yolla kendimizi en masum, en hatasız konuma yerleştirir hem vicdanımızı rahatlatır hem de sorumluluğu üzerimizden atmış oluruz. Oysa dönüp kendimize baktığımızda, belki de sandığımız kadar masum olmadığımızı fark ederiz. Yanlış giden işlerin nedenlerini kendi payımızda aramak yerine, olayları bütünüyle dış etkenlere bağlamak, suçu başkalarına yüklemek çoğu zaman ilk tercihimiz olur. Üstelik bu duruma önce kendimizi inandırır, ardından çevremizden onay ve destek bekleriz. Hâlbuki sorumluluğun küçük bir kısmını bile üzerimize aldığımızda, işlerin yavaş yavaş yoluna girmeye başladığını görmek mümkündür.

Bu yaklaşımın toplumdaki en somut yansımalarından biri kuşak çatışmasıdır. Gençleri X, Y, Z gibi harflerle ayırır; pervasızlıklarından, saygısızlıklarından, aidiyet duygusundan yoksun oluşlarından söz eder ve bu nesilden bir şey olmayacağını rahatlıkla dile getiririz. Oysa eleştirdiğimiz bu gençler bizim çocuklarımızdır. Biraz durup bu tablonun nedenlerini sorguladığımızda, karşılaştığımız manzaranın büyük ölçüde bizim yaşadığımız travmaların bir sonucu olduğunu görmek zor değildir.

Bugün ellili yaşlara yaklaşmış bireylerin çocukluğuna indiğimizde, şiddetin hayatın doğal bir parçası hâline getirildiği bir ortamla karşılaşırız. Evde abi ve ablaların uyguladığı baskı ve şiddet, ebeveynlere aktarıldığında çoğu zaman “Ne yaptın da böyle oldu?” sorusuyla karşılık bulur; itiraz etme hakkı tanınmazdı. “Ama” ve “fakat” gibi mazeretlerin geçerliliği yoktu. Biraz büyüyüp üç dört yaşına geldiğimizde, “Eti senin kemiği benim” denilerek cami imamına teslim edilir, merhamet yerine korku üzerinden terbiye edilirdik. Oysa o yıllar, anne baba şefkatiyle hayata hazırlanmanın, sevgiyle öğrenmenin en verimli dönemleriydi. Biz ise örf, adet, gelenek ve din kavramlarının sert kalıplar içinde dayatıldığı bir süreçte kişiliğimizi şekillendirmek zorunda kaldık.

Bu tablo ilkokuldan liseye kadar devam etti. “Dayak cennetten çıkmadır” anlayışıyla melekelerimiz birer birer törpülendi. Kişiliğimiz tam anlamıyla oturmadan askerlik döneminde de benzer muamelelerle karşılaştık. Hayata hep emirle, korkuyla, baskıyla “merhaba” dedik. Böyle bir geçmişten sonra askerlik bitip ev, yuva kurduğumuzda; aile nedir, babalık ve annelik ne anlama gelir sorularına sağlıklı cevaplar bulamadan çocuk sahibi olduk.

İşte tam bu noktada eşler arasında ortak bir karar alındı: “Biz bu kadar çektik, çocuklarımız çekmesin.” Bu niyet ilk bakışta son derece masum ve insaniydi. Ancak farkında olmadan başka bir uç noktaya savrulduk. Çocuğun gözünün içine bakan, ne isterse anında yerine getiren, “yok” kelimesini lügatten çıkaran bir ebeveyn modeline dönüştük. En küçük serzenişte sustuk, olmayan imkânları zorladık; bunun çocuğun gelişimi için bir fırsat mı yoksa bir engel mi olduğunu düşünmeden “Aman üzülmesin” anlayışıyla hareket ettik.

Daha da önemlisi, toplumun dengeleyici rolünü devre dışı bıraktık. Komşunun, öğretmenin ya da bir büyüğün “Bu davranış yanlış” demesine tahammül edemez hâle geldik. “Sen kendi neslinle uğraş” diyerek otokontrol mekanizmasını yok saydık. Böylece birçok toplumsal değere mesafeli, yalnızca ben merkezli bir neslin oluşmasında pay sahibi olduk. Masum gibi görünen bu tutum, el birliğiyle bir kuşağın savrulmasına zemin hazırladı. Orta yolu tutturamadık. Büyüklerimizin yanlışlarını eleştirirken, onların onlarca doğrusundan faydalanabileceğimizi aklımıza bile getirmedik.

Oysa yapılması gereken şey sanıldığı kadar karmaşık değildir. Çocuklarımızın birer birey olduğunu kabul etmekle işe başlayabiliriz. Onları ciddiye alarak dinlemek, anlaşıldıklarını hissettirmek; soru sorma özgürlüğü tanıyıp her şeyi sorgulamalarına imkân vermek hem kabiliyetlerinin gelişmesini hem de sağlıklı bir kişilik inşa etmelerini sağlar. Eleştiri haklarının olduğunu öğretirken, nefret dilinin kendilerini başkaları tarafından kullanılmaya açık hâle getireceğini uygun bir üslupla anlatmak mümkündür.

Özgürlüğün ne olduğunu doğru tanımlamak da bu sürecin temel taşlarından biridir. Özgürlük, her istediğini her yerde yapmak değildir. Aksine, istemediğin bir şeyi yapmama iradesine sahip olabilmektir. Sorumlulukla desteklenmeyen özgürlük, bireyi güçlendirmez; savrulmaya açık hâle getirir. Sonuç olarak kaliteli bir nesil inşa etmenin yolu, kaliteli anne babalardan geçer. Bunu önce kendimize anlatmalı, ardından hayatımıza şiar edinmeliyiz. Ancak o zaman, zamanla öyle bir nesil yetişir ki toplum kendiliğinden yeniden inşa olur.

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR