Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Ahmet Celal Köse


SORGULANMAYAN KABULLER KAYBOLAN HİKMET

Ahmet Celal Köse'nin yeni yazısı:


İnsan, çocukluk döneminden itibaren bilinçaltına yerleştirilen bilgi, öğreti ve kabulleri kolay kolay değiştiremeyen bir varlıktır. Daha da önemlisi, değiştiremediği bu kabulleri sorgulamadan gelecek nesillere aktarmayı çoğu zaman bir vazife olarak görür. Bu aktarım sürecinde sunulan şey örf mü olur, âdet mi, töre mi ya da gelenek mi, ismi değişse de özünde aynı refleksle savunulur. Ne zaman ki bu kabuller kabul görmez, işte o zaman devreye belirli savunma mekanizmaları girer. Önce örf ve âdetlere sığınılır, ardından “saygı” kavramı öne sürülür. “Biz büyüklerimizden böyle gördük” denilerek görüşler meşrulaştırılmaya çalışılır. Bu da karşılık bulmadığında ahlaki yozlaşmadan dem vurulur. O yol da tıkanınca son çare olarak din referans gösterilir. Ne yazık ki çoğu zaman okumadan, anlamadan, dinin gerçekten ne söylediğini bilmeden; sadece kendi fikirlerimize ters düşenleri din karşıtlığıyla suçlarız. Hatta işi daha da ileri taşıyıp küfürle itham edecek noktaya kadar varır, yargıyı peşinen veririz.

Oysa söylediklerimizin doğruluğunu sorgulamak, bu kabullerin yeni nesiller için ne kadar uygulanabilir olduğunu düşünmek, yanlış olanları ayıklamak çoğu zaman aklımıza bile gelmez. Hâlbuki atalarımızdan bize miras kalan doğru olduğu kadar yanlış uygulamalar da vardır. Bunları ayırt etmek, körü körüne savunmak yerine akıl ve vicdan süzgecinden geçirmek zorundayız. Aksi hâlde hem dini hem kültürü yanlış yerde konumlandırır, ikisini de zedeleriz.

Bu duruma en çarpıcı örneklerden biri, kadının toplumdaki yerine dair yerleşmiş kabullerdir. Tarihin belirli dönemlerinde ve bazı bölgelerde kadın, yolda yürürken erkeğin bir adım gerisinde yürümek zorunda bırakılmıştır. Gerçi bu durum savaş yıllarının bir uygulamasıydı ve o gün doğruydu. Bir erkekle karşılaştığında arkasını dönüp yol vermesi beklenmiş, hatta kimi yerlerde kadın, erkek geçene kadar yere oturup beklemiştir. Gelinlerin, evde yemek bitene kadar sofraya oturamadığı uygulamalar hafızalarımızdadır. Bütün bunların tarihte yaşanmış ve kadınlar tarafından da kabul edilmiş olması, doğru olduklarını göstermez. Çünkü kabul görmek her zaman haklılık anlamına gelmez. Oysa İslam, kadını bu tür aşağılayıcı uygulamalardan on dört asır önce kurtarmış, ona insan olarak değerini iade etmiştir.

Benzer bir yanlış algı da evli gençlerin, büyüklerinin yanında eşleriyle konuşmalarının ayıp sayılmasıdır. Hatta bunu günah olarak niteleyen anlayışlar bile olmuştur. Oysa yeni nesil bu tabuları büyük ölçüde aşmıştır. Aynı şekilde, babanın çocuğunu büyüklerin yanında sevememesi gibi uygulamalar da yanlış örnekler arasındadır. Bunlar, dinin değil; kültürün zamanla katılaşmış, sorgulanmadan kutsallaştırılmış formlarıdır.

Bununla birlikte, toptan bir reddiye de bizi doğruya götürmez. Çünkü atalarımızdan miras kalan her şey yanlış değildir. Aksine, toplumumuzu ayakta tutan, insan ilişkilerine derinlik katan onlarca doğru anane ve yazılı olmayan kural da vardır. Komşuluk ilişkileri, misafirperverlik, komşunun komşudan emin olması gibi değerler bunlardan sadece birkaçıdır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Atalarımız belki okuma yazma bilmeyebilir, akademik bir eğitim almamış olabilirler; fakat hayata ferasetle bakmayı bilirlerdi. Akıl ile gönlü birlikte çalıştıran bir hikmet anlayışına sahiptiler.

Bunun en sade ve en çarpıcı örneklerinden birini kendi hayatımdan aktarabilirim. Babam bir gün beni karşısına almış, kendi babasından duyduğu bir nasihati bana aktarma ihtiyacı hissetmişti. “Bak oğlum,” demişti, “misafir kaç yaşında olursa olsun senden büyüktür.” Bu sözün karşılığını uzun uzadıya ilimle izah etmek zordur. Ama gönül ferasetiyle bakıldığında ne anlatmak istediği çok net anlaşılır. Misafiri yüceltmek, ona hürmet etmek, insanı insan olduğu için değerli görmek… İşte bu, kültürün içinden süzülüp gelen ama dinle de örtüşen bir hikmettir.

Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Toptan kabul de toptan ret de bizi yanlışa sürükler. Meselelere bakarken kültürel bakış ile dinî bakışı birbirinden ayırabilmemiz şarttır. Eğer bunu başaramazsak ne dinimizi doğru dürüst yaşayabiliriz ne de kültürel değerlerimizi sağlıklı biçimde koruyabiliriz. Kültürel kabulleri dinin yerine koymak, zamanla daha fazla ayrışmaya, hatta kopuşlara yol açar. Çünkü din, evrensel ilkeler koyar; kültür ise zamana, coğrafyaya ve şartlara göre değişir. Değişmesi gerekeni değişmez kabul etmek, dini de kültürü de daraltır.

Yapmamız gereken şey, kabul ettiklerimizi ya da karşı çıktıklarımızı akıl süzgecinden geçirmek; o değerlerin ortaya çıktığı dönemleri, şartları ve ihtiyaçları göz önünde bulundurarak değerlendirmektir. Ne uğruna üretildiğini, hangi boşluğu doldurduğunu, bugün hâlâ aynı işlevi görüp görmediğini sormadan yapılan her savunma, bizi hakikatten uzaklaştırır. Ancak bu şekilde hem geleneğimizi inkâr etmeden hem de geleceğimizi ipotek altına almadan daha sağlıklı bir yol tutturabiliriz.

Geleneği kutsallaştırmak kadar, geleneği hor görmek de büyük bir yanlıştır. Asıl mesele, geleneği ve dini yerli yerine koyabilmektir. Din, ölçüdür; kültür ise o ölçüye göre şekil alması gereken bir alandır. Bu denge sağlandığında, ne geçmişle kavga ederiz ne de geleceğe yabancılaşırız. Aksi hâlde ya geçmişin yükü altında ezilir ya da köksüz bir savrulmanın içine düşeriz.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; aklı, vicdanı ve imanı birlikte çalıştırabilen bir bakış açısıdır. Sorgulamayı saygısızlık, düşünmeyi itaatsizlik, yenilenmeyi yozlaşma olarak gören anlayıştan kurtulmadıkça sağlıklı bir toplum inşa etmemiz mümkün değildir. Geleneği akılla, dini hikmetle, geleceği sorumlulukla okumayı başardığımız gün hem kendimizle hem de çocuklarımızla daha sahici bir bağ kurabiliriz. İşte o zaman geçmişten aldığımız mirası, geleceğe yük değil, imkân olarak taşıyabiliriz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR