Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


ESAT HOCALAR


Sömürünün Mesafesi Olmuyor ABD ve İşgalci Siyonistler İran’a Savaş Açtı

Bir ülkenin sınırları dışında başlatılan her operasyon, sadece hedef alınan coğrafyayı değil, bütün bölgeyi etkiler. “Sömürünün Mesafesi” başlıklı bu köşe yazısı; güç politikalarını, uluslararası sessizliği ve savaşın insani bedelini sorguluyor. Mesafelerin değil, niyetlerin belirleyici olduğu bir dünyayı mercek altına alıyor.


Son günlerde dünya yeniden kaynıyor. Bir zamanlar Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ve Yemen’de yaşananlar hâlâ belleklerimizde tazeyken, bugün yeni bir cephenin adı dillendiriliyor: İran.

ABD Başkanı Donald Trump resmi bir video mesajıyla “İran’a karşı büyük çaplı savaş operasyonları başlattık” dedi. Bu ifade, coğrafi uzaklığın zorbalığı durdurmadığını çarpıcı bir şekilde gösteriyor: Aramızda 11.700 km olmasına rağmen emperyal güç, dünya politikasını yeniden bir güç sahasına dönüştürüyor.

Gerçek şu ki bu, sadece bir “operasyon” değil; bölgesel dengeleri kökten sarsabilecek, yeni bir çatışma döngüsünün başlangıcı olabilir. ABD ile İran arasında diplomatik temaslar hâlâ sürerken, fiili gelişmeler Washington’un askeri seçeneği devreye soktuğunu gösteriyor. Cenevre’de sürdürülen görüşmelerin ardından bile askeri varlık ve baskı artarak devam etti. Uçak gemileri, savaş uçakları ve hava savunma sistemleri İran çevresine yığıldı.

İran ise sadece diplomatların masada oturduğu bir ülke değil. Tahran yönetimi, muhtemel her saldırıya “anında ve güçlü” karşılık vereceğini defalarca ilan etti. Bu ifade, gerilimin hem siyâsî hem de askerî olarak tırmanabileceğinin önemli bir göstergesi.

Bugün cephede olup bitenler basit değil: İşgalci Siyonistler ile koordineli eylemler sonucunda İran’ın başkentinde patlama ve hava saldırıları ajanslarda servis edildi. Bu, yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma değil, bölgesel örgütleri ve müttefikleri de dahil eden bir cepheleşmenin işareti olarak okunuyor.

Trump’ın açıklamaları, İran yönetimine yönelik sert bir söylemi içeriyor; yalnızca nükleer programı eleştirmekle kalmayıp, İran halkına “kendi hükümetinizi ele geçirin” çağrısı bile yaptı. Bu, klasik bir dış müdahale söyleminin ötesinde, doğrudan iç siyasete müdahaleye çağrı olarak algılanabilecektir.

İran yönetimi ise, ülke içindeki siyâsî süreçleri ve dış politikayı “saldırı propagandası” olarak nitelendirerek reddediyor ve Amerikan iddialarını “büyük yalan” olarak tanımlıyor.

Bunlar, yalnızca birkaç gün içinde cereyan eden gelişmelerin küçük bir özeti. Peki tüm bu yaşananlar bize ne anlatıyor?

 

Barış mı, Savaş mı?

Müslümanların ve bütün insanlığın ihtiyacı olan barış, küresel sistemde ne yazık ki en kırılgan değerdir. Evet, barış normal olan, savaş ise arızi olandır ama tarih bize gösterdi ki sömürgen ve semirgen güç odakları barışı kendi çıkarları uğruna bozmayı göze alabiliyor.

Böyle bir dönemde Türkiye gibi coğrafi ve stratejik açıdan hassas ülkeler, bu çalkantıdan doğrudan etkilenebilir. Suriye’den sonra İran’ın istikrarı sarsılırsa, bu bölgede yeni göç dalgaları söz konusu olabilir. Sadece İran’dan değil, bölgesel belirsizlik yüzünden masum insanların hayatları, yer değiştirme ve güvensizlikle örülmüş yeni rota arayışlarına yönelebilir.

 

Uluslararası Sessizlik ve Güç Politikası

Bugün uluslararası sistemde, savaşın başlatılmasında ve sürdürülmesinde ses çıkaramayan devletler olduğu gözlemleniyor. Bu suskunluk, kendi çıkarlarını güvencelemeye çalışan hegemonik güçler karşısında adeta bir meşruiyet boşluğu oluşturuyor. ABD’nin, İsrail’in ve kimi Batılı aktörlerin politikaları, dünyanın birçok yerinde akut krizlere sebep oluyor.

Bu noktada önemli bir mesele de şudur: Güç, kendi sınırları ötesinde hak ve hukuk tanımadan kullanıldığında, sadece bölgenin değil, insanlığın barış umutlarını da krizlere sürükler. Batı bunu hep yaptı...

Sonuç

İran’ın bugün maruz kaldığı bu şiddet sarmalı, dünyadaki barış arzusunun ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Sömürünün, zorbalığın mesafesi yoktur. Zorbalığın kilometresi yoktur. Bugün bir coğrafyada başlayan çatışma, yarın başka bir coğrafyaya evrilebilir.

Bu süreçte Müslümanların ve bütün dünyanın aslî görevi, adaleti, barışı ve diyalog zeminini korumak olmalıdır. Savaş, perspektifimizde asla temel hedefimiz olmamalıdır; barış ise istisnaî değil, kalıcı bir hedef olarak her dâimâ savunulmalıdır.

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR