Necip CENGİL

Tarih: 31.12.2021 11:35

SİZE BUNLARI NAMAZINIZ MI YAPTIRIYOR

Facebook Twitter Linked-in

Bize hatırlatılan her peygamberin seslendiği topluma ne söylediği, niçin söylediği, nasıl söylediği, ne kadar yaşadığı, toplumla ilişki ve iletişimlerini hep okur ve konuşuruz… Ve kitabın hatırlattığı her peygamberin bir hikâyesi vardır, önemlidir ki hikâyemizi oluştururken okumamız için bize bildirilmiştir…Önemi şuradadır; kendi hikâyemizi yazarken faydalanmamız gereken birer kaynaktır bütün peygamberlerin hikâyesi… Hiçbir peygamber birer masal kahramanı değildir, öyle okunmamalıdır. Her peygamberin hikâyesinde geçen bir sahne, bakarsınız hayatımızın bir anında karşımıza çıkıverir. Onlara sorulan sorular bize sorulur. İhtiyacımız olan her bilgi, bizden önceki insanların, tarihin herhangi bir sahnesinde söylenmiş olabilir.

Kitabın bize oku derken, bu hitapla, hatırlattığı her şeyden kendi hikâyemize düşen payı almamızı istediğini düşünüyorum. Ne zaman söylenmiştir, tam olarak neresiydi orası, bir dağın başı mıydı, bir ovanın ortası mı, kaç kişiye konuşmuştu, bu sorulara cevap aramak, almamız gereken mesajı da öteleyebiliyor. Anlamsız demiyorum, her araştırma bize çok şey katar, insanlığa çok şey kazandırır lakin mesajı da ötelememek, unutturmamak gerekir. Bugünün inşası dünden koparak yapılmaz. Dünün bilgisinin doğru bir şekilde bugüne yansıtılamaması önemli bir usul sorunu yaşadığımızı gösterir. Ne yazık ki usul ve bilgi sorunu yaşayanlar, hem kendilerini hem yaşadıkları cemiyeti hedefsiz bir koşuya çıkarırlar.

Her peygamberin hikâyesinden payımıza düşeni anlamak ve almak önemlidir. Önce anlamak gerekir sonra cesaretle alıp kendi yaşadıklarımızı o bilgiyle değerlendirmek… Âdem ve İblis karşılaşması boşuna veya İblisi lanetlememiz için anlatılmadı, bunu bilelim. Âdem’ in iki oğlunun hikâyesi de “gelin ha uşaklar, size can sıkıntınızı giderecek bir hikâye anlatayım” maksadıyla anlatılmadı. Ve biz sürekli İblisle karşılaşıyoruz, Âdem’in iki oğlu sürekli tekrarlanıyor.

Bu yazıma veya bizim hikâyemize bu yazıda Şuayb peygamberi konuk etmek istedim. Zira onun bir toplumu vardı. Onu dinlemiyordu. “Mal bizim, istediğimiz gibi alırız, satarız, tartarız” diyorlardı. O “siz ölçüyü şaşırıyor, eksik tartıyor, insanları aldatıyorsunuz” dedikçe, kendisine köpürüyorlardı. Zira servet onlardaydı. Üstelik kendileri kazanıyordu. Kazanma yollarını kendi ölçüleriyle kutsamış, o kutsayışla servetlerine servet katıyorlardı.Şuayb’a gelince, mal, kazanma, servet derdi olmayan biri olmasının yanında kendilerine “yanlış yapıyorsunuz” diyordu. O da kim oluyordu. Çulsuzun teki çıkmış karşılarına “temizlenin” deme cesareti gösteriyordu. Haddine miydi onca servet sahibine “kirleniyorsunuz, temizlenin” diyebilmek! Haddine miydi, kutsadığınız kazanma yolu yanlış/haram diyebilmek.

Her şey biz yani insan/beşer yaşarken yeniden oluyor. Şuayb peygambere sorulan soru sürekli olarak kendini hatırlatıyor. İçinde yaşadığı, aynı havayı soluduğu, kazananı ve kaybedeni dinlediği, belki bir kısmıyla önceden oturup su içtiği, hani bugün için söylersek, oturup çay içtiği insanların yaşadıklarına şaşırıyordu Şuayb peygamber. Belki de “bunlara ne olmuş, bunlar eskiden böyle değildi” diyordu içinden. Ve Allah’ın kendisinden söylemesini istediği şeyi çıkıp söylemeliydi. “Siz haddi aşıyor, Allah’ın hoşlanmayacağı yollar geliştirip, kendinizce kutsuyor ve sonu ateş olan bir yola giriyor, kendi ellerinizle cehenneminizi inşa ediyorsunuz. Ölçüde ve tartıda hile yapıyor, insanların yaptıklarını değersizleştiriyorsunuz” demesi gerekiyordu.

Belki dün birlikte koyun otlattıkları Şuayb’ın uyarıları zorlarına gidiyordu. O bir koyun çobanı olarak kalmış, kendilerinin onu çobanlıkta bırakıp servet biriktirmelerine tahammül edemiyor olarak görüyorlardı onu belki de… Hani belki de, “önüne çıkan fırsatları değerlendirememiş, başkasının fırsatları değerlendirme hızına haset besleyen, bir baltaya sap olamamış bir adam bize ayar vermeye çalışıyor” diye düşünüyorlardı.

Servet biriktiren üstün akıl sahipleri olarak,Şuayb’ı hor görüyorlardı. Üstelik O kıldığı namazla sürüsünün arkasında gitsindi. Servet biriktirenlerin tezgâhına laf etmesindi. Sonunda Şuayb’a, bir daha kendilerini uyarır, laf söylerse, ne diyeceklerini de belirlediler: “ Ey Şuayb, bize bütün bu sataşmalarını, yanlışta olduğumuzu dile getirmeni sana namazın mı yaptırıyor? Böyle devam edersen, seni ve sana uyanları ya süreriz ya da bize uyarsınız” diyeceklerdi.

İyi de bütün bu hikâyenin bize düşen uyarısı ne?

Soru artık tersinden soruluyor.

Dinden soğuyan, moda ifadeyle deistleştiği söylenen insanlar artık farklı bir pencereden bakıyor. Bu bakışlarıyla namazı, dini doğru okuyamıyorlar ancak onların bu yanlış değerlendirmelerine sebep olan “namaz kılanlar” var. Bütün namaz kılanlar onların baktığı tablonun içinde değil fakat değerlendirmeye tabi tuttukları tablonun içinde namaz kılanlar da var. Ve onlar da hesabını veremeyecekleri bir servetin, değersizleştirmenin, ölçüsüzlüğün içindeler. İzah edemeyecekleri ve kendilerince kutsadıkları bir “kazanma” yoluna girmişler. Üstelik hepsinin dosyası harfiyen tutulmuş. Bir kısmı sızdırılıyor. Belki bir kısmı da sırası geldikçe sızdırılacak… Gizliden tutulan ve sızdırılan, kulaktan kulağa aktarılan dosyalarının hikâyelerini de duymak istemiyorlar. Kazandıklarını sanıyorlar. Dosyalarının bir gün, iki hesap anında önlerine konacağını düşünemiyorlar. Birinci hesap bu dünya sahnesinde, belki kaçışı mümkün… İkinci hesap ise sonrası olan hayatta yani ahirette, dünya hayatının sonrasında ve ne yazık ki kaçışı mümkün değil!

İşte ey ahali!

Bugün bir nesil, kabul edelim ki, o yanlış kazanmaların,gidilen eğri yolların, ahlaki erimenin, servetlerin üzerine oturanlara, vakti zamanında, kavminin Şuayb’a sorduğu soruyu tersinden alarak soruyor:“Bütün bu yanlışları, hesapsız servet biriktirmeleri, kamuya ait olanı uhdenize geçirmeyi, adaletsizlikleri, kibirlenmeyi, başkasını aşağılamayı, değersizleştirmeyi, kazanç ve kudret ihtirasını temel alan açgözlülüğü size namazınız mı yaptırıyor?”

Ürkmemiz gereken ve “böyle bir soru mu olur” diyemeyeceğimiz, üzerinde hüngür hüngür ağlayarak düşünmemiz gereken bir sorudur bu! “Bunlar da iyice dinden çıkmış” diyerek kaçamayacağımız bir itirazla karşı karşıyayız. Bir Şuayb hassasiyetine ve tefekkürüne ihtiyacımız var.

Tabloyu böyle okuyanların bir kısmı dinden, namazdan, kutsaldan uzaklaşıyor. Yanlışa boğazına kadar batanların bir kısmının kirlenmeyi yok sayıp kutsalı ağızlarında dolaştırmaları bir nesli şirazesinden çıkarıyor. Zira yanlış kazanma yolları, adalet ve merhameti devreden çıkarmak, kazanç ve kudret ihtirası ile doludizgin gitmek, hem servetin bereketini, hem neslin bereketini yok ediyor.Bu bağıra bağıra kendini duyuran bir kirlenmedir ve gayrı sahihtir. Bu bağıra bağıra nesli hakikatten, dinden fütursuzca soğutma vurdumduymazlığı ve ekini, nesli rayından çıkarma ameliyesidir. Gayrı sahih uğraşlar zehir etkisi yapar, ama bugün ama yarın; kurtuluşu yok!Zehrin de nerede ve nasıl etkisini göstererek kirlenmeyi ifşa edeceğinibilemeyiz. Tek çözüm tevbe ederek sahih olana dönmektir.

Ey içimizden bir nesle, soruyu tersten sordurtanlar biriktirdiğiniz kirlerin kazanmak olduğunu mu sanıyorsunuz? Hesap meydanında size “buyurun cennetin yolu size açıldı” deneceğini mi vehmediyorsunuz? Bu bir sarhoşluk hali ve sarhoşluğunuzu uyanıklık olarak mı görüyorsunuz?

Bize Allah şöyle öğretir: “İman edip salih amel işleyenler (Allah’ın hoşnut olacağı işler yapanlar) ile kötüler, kötülük peşinde koşanlar bir değildir. Doğrusu (yarınlarınıza dair düşüncesiz hareket ediyorsunuz) çok az düşünüyorsunuz.” Mümin 58

İş bu kıstas dikkate alınarak yapılmalı. Arkadaş bu kıstas dikkate alınarak edinilmeli. Çevre bu kıstas dikkate alınarak oluşturulmalı. Bu kıstası önemsemeyen kir, zehir, hayal kırıklığı biriktirir. Sonra, gün gelir “Allah’ım sapmama yol açanlar nerede, göster ayaklarımın altına alayım” denir lakin vakit geçmiştir. Zira yaptıkları onu çoktan ayaklarının altına almış ve ezmektedir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —