Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Engin GÜLTEKİN


SERVET ARTIYOR, VİCDAN EKSİLİYOR

Engin Gültekin'in "yeni" yazısı...


Modern dünyada zenginlik çoğu zaman bir “başarı nişanı”, hatta ilahî bir onay belgesi gibi sunulmaktadır. Daha fazla mala sahip olmak, daha çok kazanan taraf olmak, toplum nezdinde değerli ve “haklı” görülmenin ölçüsü hâline gelmiştir. 

Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu mülk tasavvuru, bu algının tam karşısında durur. Zenginlik Kur’an’da bir lütuf olmaktan çok, ağır bir imtihan olarak tanımlanır.

Kur’an, servetin gerçek sahibini açıkça bildirir:

“Onların mallarında isteyenin ve mahrumun hakkı vardır.” 

(Zâriyât, 19)

Bu ayet, mülkiyet anlayışını kökten sarsan bir ilkedir. Çünkü burada fakirin hakkı, zenginin vicdanına veya merhametine bırakılmaz; doğrudan malın içine yerleştirilir. Yani fakirin payı, zenginin malında sonradan doğan bir iyilik değil, baştan var olan bir haktır. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, yardım bir ibadet olmaktan çıkar, bir lütuf gösterisine dönüşür.

Yine Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.” 

(Bakara, 254)

Ayette dikkat çekici olan ifade “kazandıklarınızdan” değil, “verdiklerimizden” ifadesidir. Bu vurgu, insanın sahip olduğu her şeyin aslında kendisine ait olmadığını, sadece emanetçi olduğunu ilan eder. Ancak bugün yaygın olan anlayış tam tersidir:

“Ben kazandım, ben çalıştım, ben hak ettim.”

Bu söylem, farkında olunmadan insanı tevhid çizgisinden uzaklaştıran modern bir şirk biçimine dönüşmektedir. Çünkü bu anlayış, rızkı Allah’tan koparıp insanın bileğine, zekâsına ve şansına bağlamaktadır. Böylece servet, Allah’ın takdiri olmaktan çıkar; kişinin kendisini yücelttiği bir put hâline gelir.

Daha da tehlikelisi, zenginliğin Allah katında bir üstünlük göstergesi olarak algılanmasıdır. “Allah istese fakire de verirdi” cümlesi, ilk bakışta kaderci bir teslimiyet gibi görünse de, derininde ciddi bir ahlaki kaçışı barındırır. Çünkü bu söylemle zengin, sorumluluğunu ilahî iradeye havale ederken; fakirin yoksulluğu neredeyse meşrulaştırılır. Oysa Kur’an’da Allah’ın birine vermesi, diğerini aç bırakmak için değil; toplumsal bir imtihan düzeni kurmak içindir.

Bir fakirin bir zenginden istemek zorunda kalması, sistemin ve ahlakın iflasıdır. Daha da acısı, bu isteğe çoğu zaman kibirli, mesafeli ve nankörce tavırlarla karşılık verilmesidir. O an, zengin şunu unutur: Kapısına gelen kişi, aslında kendi malında olan hakkını talep etmektedir. Zengin ise kendisini bağışlayan, fakiri ise yük gibi görmektedir.

Bugün ev, araba, iş ve sürekli bir geliri olanlar; bunlara hiç sahip olmayan/olamayanları çoğu zaman görmezden gelmektedir. Aynı şehirde, aynı sokakta, hatta aynı camide yan yana durulmasına rağmen, hayatlar arasında aşılmaz duvarlar örülmektedir.

Bu duyarsızlık sadece bireysel bir ahlak sorunu değil; toplumsal çürümeyi besleyen yapısal bir problemdir.

Kur’an’ın inşa etmek istediği toplumda zengin, fakiri yukarıdan seyreden biri değildir; aksine onun yükünü omuzlarında hisseden bir emanetçidir. 

Servet, insanı Allah’a yaklaştırmıyorsa; başkalarının acısını hissettirmiyorsa; paylaşmaya, infaka ve sorumluluğa sevk etmiyorsa, o servet rahmet değil, azabın habercisi olabilir.

Sonuç olarak, zenginlik bir ödül değil, bir sınavdır. Bu sınavı kaybedenler, kasalarında biriken paralarla değil; vicdanlarında büyüyen boşlukla yüzleşeceklerdir. 

Çünkü Kur’an’ın ölçüsünde insanı yücelten şey sahip oldukları değil, emanete nasıl davrandığıdır.

 

Selam ve dua ile...

 

Engin GÜLTEKİN

Eğitimci-Yazar-Sosyolog

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR