Bazı insanlar vardır; yaşarken bir dava inşa eder, şehadetleriyle bir medeniyet fikrini diri tutarlar. Kendinden sonrakilere yol olur, ışık olurlar. İşte Hasan el-Benna, böyle bir ömrün, böyle bir adanmışlığın adıdır.
O, ifrat ile tefrit arasında savrulmadan; ne zulme boyun eğen ne de hakikati eğip büken bir davetçi oldu. Konjonktüre göre şekil alan, rüzgâra göre yön değiştiren bir mücadele yürütmedi.
Dün ne söyledi ise bugün de aynı inanç ve kararlılıktaydı. Tağuta göz kırpmadı, güç odaklarına yaslanmadı, makamların gölgesine sığınmadı.
Yalnızca Allah’a güvendi. Kimseye minnet etmeden, kimseye eyvallah etmeden inandığı ve doğru bildiği yol da yürüdü. O biliyordu ki yol da O'nun, varlıkta O'nundur. O'nun olanı Ona vermekten başka bir kazanç yoktur.
N.F. Kısakürek'in dediği gibi...
"Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! .."
“İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.
Bütün işler sonunda Allah’a döner.”
(Yunus, 10/66)
Hasan El-Benna davasına daha başlarken açıkça ilan etmişti:
“Davamız İslam’dır, rüknümüz çiledir. Dileyen gelsin.”
Bu söz, onun yolunun ne kadar berrak, ne kadar bedel isteyen bir yol olduğunu gösteriyordu.
O, hoş görünmek için kıvıranlardan değildi. Takiyye ile hakikati perdeleyenlerden hiç olmadı. Sözü neyse özü oydu; özü neyse hayatı oydu.
Şiarı kararlı, inancı güçlü ve duruşu netti:
Gayemiz Allah.
Önderimiz Resûlullah.
Anayasamız Kur’an.
Yolumuz cihat.
En büyük arzumuz Allah yolunda şehit olmaktır.
Bu beş ilke, bir slogan değil; bir medeniyet tasavvurunun özeti idi. Gaye, önder, anayasa, mücadele ve şehadet… Bunların her biri, İslam’ın hayata nasıl hâkim olması gerektiğinin canlı bir manifestosuydu.
Hasan el-Benna, klasik anlamda bir vaiz değildi. Minberle sınırlı bir tebliğ anlayışına sahip olmadı. O, İslam’ın sadece camilerde değil; sokakta, pazarda, siyasette, ekonomide, eğitimde ve ahlakta hâkim olması gerektiğini bilen bir mütefekkirdi. Hayatı parçalara ayıran laik anlayıştan da, Batı menşeli ideolojilerin cazibesinden de uzak durdu.
Mehmet Akif Ersoy'un;
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.” mefkûresi gibi O da İlhamını doğrudan Kur’an’dan alan bir davetçiydi.
Ne demokrasiye sığınarak meşruiyet aradı, ne ideolojilere yaslanarak güç devşirdi. Onun referansı yalnızca vahiydi. Çünkü biliyordu ki, hakikat başka kaynaklardan ödünç alınmaz.
“Hayat iman ve cihattır.” sözü, onun dünya görüşünün merkezindeydi. İmanı sadece kalbe hapsetmedi. İmanı, toplumu dönüştüren bir bilinç olarak gördü. Cihadı ise sadece savaş meydanına indirgemedi; ahlakta, eğitimde, adalette, dirençte ve sorumlulukta süren bir varoluş mücadelesi olarak tanımladı.
Bu yüzden onun hareketi, bir örgütlenmeden ibaret değildi. Bir bilinç inşasıydı. Bir şahsiyet devrimiydi. Bir ümmet uyanışıydı.
Hayatı da sözleri gibi sadeydi. Lüksü tanımadı. Makamı önemsemedi. Korkuya teslim olmadı. Tehditlere boyun eğmedi. Baskılara rağmen geri adım atmadı. Davasında pazarlık yapmadı. Sonunda yürüdüğü yolun bedelini şehadetle ödedi.
Ama O kaybetmedi. Çünkü şehadet, onun için aynı Şehit Seyyit Kutubu'n
“Şehit, davasını kanıyla mühürleyendir.”
“Şehadet, söylenen sözün bedelini canla ödemektir.” sözlerindeki inanç ve kararlılıktaydı. Ona göre şehadet bir son değil; davanın mühürlenmesiydi.
Bugün Hasan el-Benna’yı anmak, sadece bir hatırayı tazelemek değildir. Onu anlamak; konforunu terk etmeyi, bedel ödemeyi, hakikatin tarafında dimdik durmayı göze almaktır. Onu anlamak; imanı özel hayata hapsetmeden, İslam’ı hayata taşımayı göze almaktır. Onu anlamak; rüzgâra göre eğilmeyen bir duruşu yeniden kuşanmaktır.
Bugün ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu şey; onun temsil ettiği samimiyet, cesaret ve istikamettir.
Çünkü Hasan el-Benna bize şunu miras bıraktı:
Dava, sloganla değil; fedakârlıkla büyür.
Hakikat, tavizle değil; şehadetle yücelir.
İslam, korkuyla değil; imanla hayata hâkim olur.
Şehadet yıldönümünde Hasan El-Benna'yı rahmet ve dua ile anarken, şu soruyu kendimize sormalıyız:
Biz, onun yürüdüğü yolda ne kadar yürüyoruz?
Rabbim, bizlere de hakikatin tarafında yaşamayı ve gerektiğinde onun uğrunda bedel ödemeyi nasip etsin.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

