Sarı öküz hikâyesini hepimiz biliriz; işte sarı öküz gittiği gün sadece bir hayvan kaybedilmedi; bir coğrafyanın iradesi teslim edildi. O günden sonra ne savaş kazanılabildi ne de barış korunabildi. Çünkü barış, güçlülerin merhametine bırakıldığında barış olmaktan çıkar; teslimiyetin süslü bir adına dönüşür. Bugün Ortadoğu’nun yaşadığı şey tam olarak budur: teslimiyetin barış diye pazarlanması.
Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Gazze’ye uzanan çizgide yaşananlar tesadüf değildir. Şimdi İran konuşuluyor; yarın Türkiye konuşulursa kimse şaşırmasın. Gerekçeler değişiyor gibi görünse de aktörler aynı, sonuçlar aynı: yıkım, parçalanma, ganimet. Dün “terör” denildi, bugün “rejim”, yarın “insan hakları” denilecek. Sahne değişiyor, senaryo hiç değişmiyor.
Ancak bu tabloyu yalnızca dış güçlerle açıklamak gerçeğin yarısını görmektir. Çünkü her dış müdahalenin öncesinde mutlaka bir iç zaaf vardır. Bu zaafın adı çoğu zaman primitifliktir.
Primitiflik; teknolojik geri kalmışlık değil, zihinsel ve ahlaki geri çekilmedir. Gücü kutsamak, kişileri yüceltmek, sorgulamayı ihanet saymak… Modern çağda hâlâ yaşayan ilkel refleksler bunlardır.
Bugün Trump figürü üzerinden daha çıplak görünen şey, kişisel bir sapmadan çok küresel bir zihniyetin itirafıdır.
Trump dünya siyasetinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Dünya devletlerinin yegane temsilcisi trump’tır.
Trump, gücün verdiği özgüvenle adaletsizliği, ahlaksızlığı ve vicdansızlığı açıkça dillendirmektedir. Bu yalnızca bireysel bir üslup değil; çıkar merkezli küresel siyasetin pervasız dilidir. Demokrat olanla olmayan arasında fark kalmamış; dış politikalar adalet ve vicdandan koparak tekdüze hâle gelmiştir. Güç, ahlakın yerine geçtiğinde ortaya çıkan şey düzen değil, organize bir zorbalıktır.
Kürtler başta olmak üzere bu coğrafyanın halkları, “önderlik”, “büyük adam”, “olağanüstü kişilik” gibi primitiflik kokan söylemlerden zihinsel olarak kurtulmak zorundadır. Çünkü bu dil bireyi özne olmaktan çıkarır; düşünmeyi, üretmeyi ve sorumluluk almayı bir kişinin şahsında dondurur. Oysa bir halkın geleceği tekil karizmalara değil, her bir ferdin varoluşsal yaratıcılığına dayanır.
Bu noktada ilkesel bir ayrımın altını çizmek gerekir. Kur’an açık bir ilke koyar: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Maide, 8).
Dolayısıyla PKK’ya ideolojik muhalefet, IŞİD gibi bir yapıyı meşrulaştırmayı ya da dolaylı biçimde savunmayı gerektirmez. Zira zulmün failine göre değil, mahiyetine göre hüküm verilir. İslami ölçüde ilkesel duruş, düşmanlıkların hiyerarşisine değil; adalet, ahlak ve masumiyet esasına dayanır. Aksi hâlde siyasal tavır, hakikatin değil öfkenin diliyle konuşmaya başlar.
Suriye sahası bu gerçeğin en çıplak hâliyle görüldüğü yerdir. Suriye’de Kürtler ne tam içeride ne de bütünüyle dışarıda bırakıldı; hep arada tutuldu. Bu aradalık onları hem pazarlık konusu hem de koçbaşı hâline getirdi. ABD için Kürtler hiçbir zaman gerçek bir müttefik olmadı.
Türkiye açısından mesele daha karmaşıktır. Suriye’deki Kürt varlığı haklı güvenlik kaygılarıyla okundu; ancak bu kaygılar çoğu zaman siyasal akıl yerine reflekslerle yönetildi. Oysa reflekslerle yürütülen dış politika kısa vadede rahatlatır, uzun vadede ağır bedeller üretir. Bugün Türkiye hem ABD ile sorunlu, hem Suriye sahasında yük altında, hem de Kürt meselesinde daha karmaşık bir noktada durmaktadır.
Kürt meselesini ya inkârla bastırmak ya da dış aktörlere havale etmek aynı kapıya çıkar: içeriden zayıflama. Kürtlerin güvenliği Washington’un ya da Tel Aviv’in haritalarında değil; bu topraklarda birlikte yaşayacakları halklarla kuracakları adil ve onurlu ilişkidedir. Türkiye’siz bir Kürt geleceği hayal olduğu gibi, Kürtleri dışlayan bir Türkiye de eksik ve savunmasızdır.
İran meselesi bu zincirin bir diğer halkasıdır. İran’ın zayıflaması yalnızca İran’ın sorunu değildir; bu coğrafyada bir taşın yerinden oynaması değil, bütün duvarın çatlamasıdır. Dün Irak sustuğunda Suriye düştü; Suriye düştüğünde İran hedefe girdi. İran giderse sıranın kime geleceğini sormak saflık olur. Sarı öküz bir kez verildi mi, zincir durmaz.
Bu noktada hem Kürt siyaseti hem de bölge halkları için acı bir yüzleşme zorunludur. Kişilere, kült liderlere ve dış desteklere bel bağlayan her siyasal çizgi kendi öznelliğini tüketir. Primitif lider kültleri kısa vadede mobilizasyon sağlar; uzun vadede ise halkın kolektif aklını felç eder. Bütün iradeyi bir kişiye teslim eden toplumlar, farkında olmadan sarı öküzlerini kendi elleriyle teslim eder.
İslam’ın temel ilkeleri de bu noktada nettir: Kurtuluş bir kişiye sığınmakta değil, öznenin varoluşsal gayretinde ve amelindedir. Hesap bireyseldir. Partiniz, inancınız, ideolojiniz olabilir; fakat hiçbir aidiyet ahlakı ve vicdanı esir alamaz. Çünkü ahlak ve vicdan, insanı insan yapan evrensel ilkelerdir.
Bu coğrafyada kaybettiren şey farklılıklar değil; farklılıkların düşmanlığa dönüştürülmesidir. Ve biz her seferinde aynı cümleyi kuruyoruz: “Önce o gitsin, bana dokunmasın.” Halbuki tarih defalarca gösterdi ki sarı öküz gittiği gün sıra çoktan yazılmıştı.
Hakikat nettir: Mazlumlar bölündüğü için güçlüler kazandı. Sorunlarımızı kendi aramızda çözmek yerine dışarıdan medet umduğumuz için her defasında biraz daha kaybettik. Barış Washington’dan gelmez; Tahran’da, Ankara’da, Diyarbakır’da, Erbil’de aynı anda aklın ve vicdanın hâkim olmasıyla mümkündür.
Aksi hâlde yarın yine aynı cümleyi kurarız:
“Biz savaşı sarı öküzü teslim ettiğimiz gün kaybettik.”
Ama o gün, bunu yazacak bir hikâyemiz bile kalmayabilir.

