Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


İsmail Hakkı Güleç


SAHA VE SAHNE SINAVIMIZ(1)

İsmail Hakkı Güleç'in yeni yazısı


 

Bizim sahnemiz, henüz bedenlerimiz yaratılmadan önce, "ruhlar aleminde" başladı. İlk sahneye orada çıktık...

Rabbimiz (cc) biz İnsanları, kudreti İlahiyesi ile yoktan var etti...

Rabbimizin (cc) emri ile, yaratılacak olan bütün insanlar o sahnedeydi...

Sahne'de Rabbimiz (cc) bizlere; ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediğinde bütün ruhlar; evet, doğrudur diye tasdik ettiler...

İşte bu, dünya saha ve sahnesi, ruhlar aleminde, tüm yaratılacak olan insanların, Rabbimize vermiş olduğu bu "ahdi misak'a" (söze) sadık mı(?) yoksa kazip mi?

Yani sözüne "sadakatli" mi? Yoksa sözünden "dönen mi"(?) olanın belirleneceği, sınav sahası olarak kararlaştırılmıştır...

Bu saha ve sahneleri birkaç madde ile özetleyecek olursak şayet;

1.Ruhlar alemi(alemi ervah) sahnesi
2.Cennet sahnesi
3.Dünya sahnesi
4.Ölüm sahnesi
5.Kabir sahnesi
6.Cennet ve cehennem sahnesi
7.Haşr sahnesi
8.Mizan sahnesi vb...

Ruhlar alemi sahne'sinde sadece biz yoktuk...

Bu sahnede bizden önce yaratılmış olan melek, cin ve şeytanlar da vardı...

Ve biz İnsanlar da sahnedeki yerimizi almıştık...

Sahnenin Sahibi Allah'tı (cc)...

Allah (cc) insanı yaratınca, şeytana bu sahnede 
O'nun (İNSAN, ADEM /A.S) otoritesini, üstünlüğünü, yüceliğini ve büyüklüğünü kabul et, O'na boyun eğ, saygı duy, itaat et, kabul et dediği zaman, şeytan aleyhillane, Rabbimizin bu emrine, o sahnede boyun eğmedi! kibirlendi ve sahneden ilk kovulup, atılan şeytan oldu...

Daha sonra bizim sahnemiz, Cennet ile devam etti... Cennet sahnesi.... Bu sahnede Adem, Havva ve şeytan vardı...

Allah (cc) bu saha ve sahnede, Adem (as) ve Havva anamıza, burada her şeyden istifade edebileceklerini, ama şu ağaca yaklaşmamaları(!) gerektiğini söyledi...

Şeytan büyük bir gurur, kibir ve enaniyet özellikleri taşıyan bir varlıktı... Bundan dolayı da, bu üç özelliği kendisinin başına bela olmuştu....

Şeytan, Adem ile Havva'nın, yani insanların yüzünden, Rabbinin huzurundan ebediyen kovulmuştu... Onun intikamıyla yanıp tutuşuyordu...

Aynı akıbete, Rabbinin gazabına, azabına Onların da(Adem as ve Havva validemiz) duçar olmaları için her fırsatı kollayıp, gözetiyor ve onların ne olursa olsun bir hata, gaflet ve zaafını bulup yine onları yoldan çıkarmaya çalışıyordu...

Şeytan, Adem ile Havva Cennet'te iken, bir fırsatını bulup, Adem ile Havva'ya yaklaştı ve Rabbiniz bu ağacı sizin için niçin yasakladı biliyor musunuz?

Onlar bunu bilmediklerini ifade edince, şeytan kendilerine yardımcı olabileceğini ifade ederek, onların sağlarından yanaştı ve Rabbiniz sizlerin  burada ebedi kalmamanız! için, bu ağacı size yasak etti dediğinde, sahadaki Adem ile Havva istemeyerek de olsa, yasak elmadan yediler ve onlar da Cennet saha ve sahnesinden kovulmuş oldular...

Ve daha sonra, üçüncü saha ve sahne olan dünya sahnesi dönemi başlamış oldu...

Dünya sahnesi ve sahası... Dünya'ya gelen Adem ve Havva ve şeytan, burada da aynı şekilde sahnedeki ve sahadaki yerlerini aldılar...

Adem ile Havva yaptıkları bu günahtan dolayı, çok tövbe edip pişman oldular..

Ama şeytan ise hep diretti, hep direndi...

Adem (as) ile Havva'nın (validemizin) fıtratları gereği, bu yeni sahada iki tanede oğulları olmuştu...

Bu yeni sahne  ve sahada, yeni insanlar vardı... Birinin adı Habil diğerinin ki ise Kabil'di...

İşte şeytan, yine boş durmadı ve bu kocaman dünya sahnesini iki kardeşe sığdırtmadı ve birini birine öldürttü...

Sahne kanlı sahne olmuştu... Habil'in kanları sahnenin ortasına aktı...

Daha sonra bu saha ve sahnede bir çok Peygamberler (as) ve onların toplumları yerlerini aldılar...

Saha ve sahnede Nuh (as), İbrahim, İdris, Şuayb, Musa, Yakup, Davut, Süleyman, İsa ve son olarak da Muhammed Aleyhisselamlar) bu sahnedeki yerlerini aldılar...

Saha ve sahnede iki grup vardı. Bir yanda "tevhid" grubu, diğer yanda ise "şirk" grubu...

Tevhid grubu, Allah'ı (cc) ve O'nun örnek ve önder İnsan olarak gönderip görevlendirdiği Peygamberleri (as) kendilerine örnek ve önder alıyorlar, Onlara göre bir hayat ve mücadele ortaya koyuyorlardı...

Şirk grubu ise; şeytanı örnek ve önder kabul etmişti...

Peygamberler (as) dava ve davet sahne ve sahasından hiç ayrılmadan, saha ve sahnenin hakkını vermek için, kendilerine verilen ömürleri boyunca, dava ve dinlerinden en ufak bir taviz vermeden, şeytan ve dostlarına karşı  mücadele ettiler... 

Saha ve sahneden asla kaçmadılar ve pes etmediler...

Onurlu ve izzetli duruşlarından asla geri adım atmadılar...

Saha ve sahnenin hakkını verdiler ve kendilerine inanan "az sayıdaki" insanla birlikte, mücadelelerine sonuna kadar devam ettiler...

Saha ve sahnenin oluştuğu yer, zaman, mekan, ülke, memleket ve şartlar bazen değişse de, sahnenin konusu ve tarafları hemen hemen aynıydı....

Ondan dolayı da, zalimler "ehl-i tevhide"(Peygamberler(as) ve onlara inananlara) sürekli olarak bu saha ve sahneyi dar edip, onları saha ve sahneden tümüyle silip, bastırıp, korkutup, ses ve soluklarını kesmeye ve yok etmeye odaklanmışlardı...

Bu sahnenin ön tarafında zalimler, tağutlar, müşrikler, münafıklar ve kafirler varken, onların karşısında ise, Mü'minler vardı...

Ama sahnenin arka tarafında ise, şeytan her zamanki gibi görevini eksiksiz yerine getirmeye ve plan, proje, desise, fitne, fesat, dürtü, fısıltı ve kumpaslarını yapmaya gayret ediyordu...

Onun tek bir amacı vardı. Hakkın, hukukun, adaletin ve tevhidin anlaşılıp, yaşanmaması ve hakim olupta uygulanmamasıydı...

Şeytan ve dostları; hakkın sesini, etkisini, sözünü, mesajını ve de soluğunu kesmek için her plana başvuruyorlardı...

Sahnenin tek bir gündemi vardı. Oda; İnsan ve toplumlara kim hükmedecek...Kimin yasaları egemen olacak...

Şayet bir toplum ve nizam oluşturulacak ise; bu toplum ve nizam, hangi usul ve esaslara göre oluşturulup, kurulacaktı... Yolların ayrılış noktası tam da burasıydı...

Bu noktada Peygamberler (as) ve onlara iman eden Mü'minler, hayatın "tüm saha, safha ve alanlarında" Alemlerin Rabbi "Allah'a (cc) göre" bir hayat, toplum ve nizam oluşturulması gerektiğini savunuyorlardı...

Sahnenin diğer tarafında bulunan müşrik, münkir, münafık, kafir ve zalimler ise; aslında kendilerinin de "tanrıya inandıklarını" ama O'nun ve gönderdiği Kitap ve Peygamberlerin böylesi siyasi,  dünyevi, sosyal, ekonomik ve hayatın diğer alan ve sahalarıyla ilgili "pis işlere" karıştırılıp, bulaştırılmaması! gerektiği tez ve fikrini savunuyorlardı...

Mü'minler için saha ve sahne çok önemliydi...

Saha ve sahnenin hakkını vermek, saha ve sahne edebi ve adabı, istikrar ve istikamet üzere bir yürüyüş ve bir duruş...

Rablerinin kendilerine vermiş olduğu Mümin, davetçi olma, hak ve hukuku savunma, tevhid ehli olma misyonu görev ve fonksiyonunu eksiksiz yerine getirmeye gayret edip, bu uğurda mücadele ederek,  davaları için inanılmaz, dayanılmaz çok ağır bedeller ödediler...

Çünkü bu saha ve sahneden kaçış yoktu... Tüm kaygı, korku ve endişelerini iman, tevekkül ve sabırla karşıladılar...

İşte bu saha ve sahnede İbrahim (as) görüyoruz....

O (as) zalim kral Nemrut ve ekabirine karşı, mücadelesine saha ve sahneyi kirleten, putları kırarak başladığını görüyoruz...

Tabii ki putlar, sadece mücessem taş, tunç, helva, alüminyum veya farklı element ve maddelerden yapılanlardan ibaret değildi...

Bu mücessem putlardan daha tehlikelisi ise;

Gözle görülemeyen, elle tutulamayan, yani soyut olan, somut olmayan putlar, "ideoloji putları, fikir, düşünce putları, inanç putları" vb... bütün bu putlarla uğraşmak gerekliydi....

Bu Peygamberler (as) ve ona iman eden ümmetlerin temel göreviydi...

İbrahim (as) o günkü yaşadığı topluma, putların anlamsızlığını, saçmalığını ve önemsizliğini ifade eden eylem ve söylemlerde bulundu...

İbrahim'i ve tevhidi eylemler....  
İmanı eylem ve söylemler... Allah'ın (cc)Tek İlah ve Rab olduğunu haykıran eylem ve söylemler...

Her peygamber saha ve sahnede tavizsiz, kararlı, azimli, onurlu, istikrarlı ve dik duruşunu muhafaza etti...

Zalimlere asla boyun eğmediler...

Çünkü; saha ve sahneyi yaratan Allah (cc) böyle istiyordu...

Ayrıca da Rableri onlara, bedeli ne olursa olsun, dava ve davetlerinden asla taviz vermemeleri gerektiğini çünkü; müminlerin onurlu, izzetli, haysiyetli ve şerefli insanlar olduklarını ve kendisinin daima yanlarında olduğu gerçeğini Onlara öğretti...

Rabbimiz (cc) dava erlerine, bu kutlu ve Rabbani yolda yürürken, asla onlardan korkmamalarını  ve pes etmemeleri gerektiğini, sadece kendisinden korkmalarını onlara söylüyor ve onları saha ve sahnenin hakkını vermeye davet ediyordu...

İstisnasız bütün Peygamberler (as) saha ve sahneden kaçmadılar...

Ama bazen oldu ki, sahayı değiştirmek zorunda kaldılar...

Yani biz buna, İslami literatürde "hicret" diyoruz...

Bütün Peygamberler(as) yeni bir oluşum, taze bir kan, yeni bir ümit, yeni ufuklar, yeni bir mekan, yeni yeni insanlar, yeni bir "tohum" olup ve de yeni arayışlar da bulunmak için hicret ettiler...

Davayı farklı ufuklara, farklı sahnelere, farklı bölgelere, farklı ülkelere, farklı coğrafyalara ve farklı İnsanlara taşımak için vatanlarından, sevdiklerinden hicret ettiler...

Tabi ki, bunda da birçok hikmet ve hayır söz konusuydu...

İbrahim (as) saha ve sahnedeki onurlu ve dik duruşunun bedelini, "ateşe atılmakla" ödedi...

Daha sonra saha ve sahnede Hazreti Hacer ve Hz İsmail'i görüyoruz...

Allah (cc) O'na, Filistin sahasından eşi ve çocuğunu, Mekke sahasına bırakıp geri dönmesini emretti.

Saha ve Sahne'deki bu üç insan, Mekke'de ekin bitmez, kuru çöl olan, hiç bir insanın yaşamadığı bu yere  geldiler...

İbrahim (as)'ın, eşini ve çocuğunu buraya bırakıp geriye dönmesi gerekiyordu... Rabbimiz (cc) öyle istemişti...

Bunun üzerine Hz. Hacer sahada "feryadı figan" etti...

Nereye gidiyorsun ey İbrahim! bizi buraya tek başımıza  bırakıp, nereye gidiyorsun...

Hz. Hacer'in  bu feryadı Mekke dağlarında yankılandı... İbrahim (as) dönüp bakmadı ve yoluna devam etti...

Hacer annemiz, üç defa aynı şeyi söyleyip te Hz. İbrahim(as)dönüp bakmayınca ki, belki de dönüp baksa, bir "baba ve eş" olarak "sevgi, şefkat ve merhamet" duyguları kabaracak saha ve sahne "sınavını" kaybedecekti...

Üçüncü haykırıştan sonra Hz. Hacer; ey İbrahim bizi buraya bırakmanı "Rabbimiz mi" istedi? O evet diyerek başını salladı...

Hz. Hacer, O'(as)nun bu cevabı karşısında büyük bir "tevekkül ve teslimiyetle" sekinete kavuştu...

Hz. Hacer artık sen gidebilirsin Ey İbrahim (as) Rabbim (cc) bize "mutlaka bir yol açacaktır" dedi ve sahada yeni arayışlara başladı...

Hz. Hacer (ra) çocuğunun yaşaması için, hemen su arayışlarına başladı...

Artık saha ve sahne'de "kadın da" vardı... Çocuk da vardı... baba da vardı... Sahne'de herkes yerini almıştı...

Tabii ki, şu ana kadar yazdıklarımızdan, bu işin bir "hikaye" ya da yaşanmış, olup bitmiş bir "menkıbe" olmadığını, aynı görev ve sorumluluk bilinciyle, bugün iman ettim diyen hepimizi kapsadığını, hepimizin aynı görev ve sorumluluklarla saha ve sahnedeki yerimizi almamız gerektiği gerçeğini anlamalıyız...

Saha ve sahne'de, seyirci olmak kolaydır...

Esas olan, saha ve sahnenin ortasında olmak ve orada belirleyici bir aktör olup, gerekli olan bedelleri ödemektir...

Bugün Müslümanlar olarak, bugünkü şeytan ve dostlarına, müşrik, kafir, zalim, laik ve münafıklara karşı sahanın neresinde duruyoruz...

Saha ve sahnede üzerimize düşen rolünüzü, sahnenin "sahibinin' gösterdiği doğrultuda oynuyor muyuz? oynamıyor muyuz!

Bu konuda Bedel ödüyor muyuz? ödemiyor muyuz? Buna bakmak lazım...

Bundan sonraki yazımızda, Hz Peygamber (as) saha ve sahnedeki rolünü ve daha sonraki Müslümanların önde gelenlerinin, saha ve sahne'deki oynamış oldukları rolü ele almaya  çalışacağız...

Selam ve dua ile…

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR