Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Sait ALİOĞLU


Rojava safhasından Türkiye safhasına -2

Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


Cumhur İttifakı ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, hepimizin malumu üzere, 24 Ekim 2024’te, mecliste DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın, bir taziye vesilesiyle elini sıkmış, orada bulunan partililerle ayaküstü sohbet etmişti.

Bu ziyaretin  sıradan, alışıldık  ve bir vefata binaen bir ziyaret olmanın dışında, Suriye’de oluşan rejim değişikliği ve buna bağlı olarak, ortalığı karıştırma peşinde olan ve orada toprak gaspına soyunan İsrail’in, tüm bölge için tehlike olarak anlaşılması sonrasına denk geldiğinden dolayı devletin dikkatini çekmiş olduğu akıldan varestedir.

Bu, işin görünen yüzü idi. Ama daha derinlere göz atınca, 15 Temmuz sürecinin takip eden hayli uzun bir dönemde, kendi safrasını temizlediği bilinen TSK’nın, Türkiye sathını “terörden arındırma” çalışmalarına ve bu çalışmalardan elde edilen sonuçlara bakıldığında, PKK’nın yurt içinde manevra alanının daraldığı görülecektir.

İşte, ordunun bu yönde çalışması, adım, adım bir sonuca varmasına koşut olarak Suriye’de vukubulan rejim değişikliği PKK’nin Suriye’de oluşturduğu SDG’nin, Rojava merkezli bir nevi devlet yapılanmasına yönelik çabaları, sorun ve çözümün safhasını Rojava olarak belirliyordu.

Bununla birlikte Kürt nüfusun ağırlığının kuzeyde (Bakûr) olması ve hareketin çıkış yerinin de orası olmasına bakıldığında, esas safhanın Türkiye safhası olduğu aşikârdı.

 Bu safha, işin içersine daha Suriye’nin ve ona bağlı olarak Rojava’nın dahil olmadığı bir dönemde, başta Türkiye ve Kürt halkı için olumsuz bir safha idi.

“Neden?” denilirse; cumhuriyet’in bidayetinde bir hale, yola konulamayan Kürt sorununun Türkiye için karşılığı terör adı altında bir yıkım olmuş, Kürt halkı içinde, içinde çıkılamayacak bir anafora, girdaba dönüşmüştü.

Bununla birlikte, Özal ile başlayan ve Erdoğan’ın var olan soruna çözüm sadedinde epey çalışmalar çabalar olmuş, ama hemen hepsi derin devletin duvarına toslamış ve ortaya konan çabalar berhava olmuştu. (aslında iş kotarılsa idi, “Türk’e gurur, Kürd’e ise onur” yakışırdı!)

Bu arada, süreç içerisinde, reel sosyalizmin Sovyetler Birliği’nin çöküşüne ve dünyanın, görece “farklı” kutuplara ayrılma durumuna binaen kendi realitesini yitirmesi silahlı birçok sol örgütü yolun sonuna koyduğu gibi, PKK’de bu gerçekle karşılaşmıştı.

Ama bunu daha sonraları itiraf eden Öcalan’ın, bir de o dönemlerde, pek gündeme gelmese de bu işin sonunun ne Türkiye ve ne de Kürtler için iyi ve sağlıklı bir sonuca ulaşamayacağı öngörüsüne bakıldığında, bu işin bir an önce halledilmesin gerektiği kendiliğinden anlaşılmış olacaktır.

Bir de, mes’elenin sadece Suriye’de oluşan rejim değişikliği ve İsrail’in, bu durumu fırsata çevirip Dürzilerle birlikte “sözde” Kürtlere sahip çıkıyor imajından ziyade, Türk güvenlik bürokrasisinin başta PKK lideri Öcalan olmak üzere, hareketin Avrupa kanadıyla da konuyu birçok kez müzakere ettiği dikkate alındığında, var olan sorunun çözümü için her iki tarafında çalışıp çabaladığı anlaşılmış olur.

Buna rağmen, PKK ve Öcalan gerçeğini bir türlü kavrayamamış görünen biri birinden farklı çeşitli çevrelerin, “Kandil Öcalan’ın dinlemez, Öcalan’ın PKK, dolaysıyla Kandil üzerinde bir etkisi yoktur/kalmamıştır” yollu ifadelere bakılacak olsa, Öcalan’ın 27 Şubat’ta “örgütün feshine yönelik açıklaması ve bu açıklamaya bağlı olarak birçok adımın atılması, artık, her iki tarafça da yolun sonuna gelindiğini göstermekteydi.

Ha, burada bazı ayak sürçmeleri de yok muydu; elbette vardı, ama bu ayak sürçmeleri, iş olsun kabilinden olmayıp, salt Öcalan’ın “reel sosyalizmin çöküşüne binaen silahlı mücadele safhasının sona ermesi gerektiğine dair değil de, “biz, adım atmaya başladık, kamuoyuna deklare ediyoruz, bunu belli bir şekilde sahaya yansıtıyoruz, ama karşı, yani devlet/iktidar cenahı bu işe ne kadar niyetli ve sonuç Türkiye ve Kürtler açısından ne kadar olumlu olabilecek?” türden meraka yönelik soruların yanıtlanması gerekmektedir.

Bir de, Öcalan’ın 27 Şubat açıklamasını olumlu karşılayan, ama İsrail’in, apaçık yalan beyanının Kürtler için kurtarıcı olacağına inanan başta Mazlum Abdi olmak üzere SDG’nin “istemezük” tavrı işi zora sokuyordu.

Bundan dolayı, DEM Parti’de, bir yanda Öcalan’ın tavrı ve açıklamaları, diğer yanda SDG’nin İsrail saikiyle, arzu dolu, ama içine bakıldığında boş hayal olan tavrı onu Suriye devletiyle bir çatışmanın eşiğine getirmişti.

En başta ABD’nin himayesine güvenip ondan güç alarak alan genişletme çabalarına girişen SDG’nin, ABD’nin tavrını Şara’dan yana koyması sonrasında, geri çekilmesi ile işin Rojava safhası bazı sebeplerden dolayı tamamen bitmemiş olsa da, çözüm safhası oradan Türkiye’ye kaymış oldu.

Bu yeni ve aynı zamanda “esas ve merkez” konumunda bulunan Türkiye safhasında ise, meclis bünyesinde kurulan ve birçok toplantı yapan, akabinde konuşulanları, yazılıp çizilenleri bir rapora dönüştüren komisyonun aldığı kararların sonucunun ne olacağı/ne olmayacağı süreç içerisinde netlik kazanacaktır.

Yazının devamı var…

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR