Allah Resulü bir gün Hz. Ali’ye sorar:
“Ya Ali, beni mi daha çok seviyorsun; Allah’ı mı, Fatıma’yı mı, oğullarını mı?”
Hz. Ali:
“Hepinizi seviyorum, ya Resulullah.” deyince Efendimiz tekrar sorar:
“Ya Ali, bir kalpte bu kadar sevgi olur mu?”
Hz. Ali, ilmin kapısı olmasına rağmen cevap veremez ve müsaade ister. Eve geldiğinde onu düşünceli gören Hz. Fatıma sebebini sorar.
Hz. Ali anlatınca Hz. Fatıma şöyle der: “Git, babama şöyle söyle:
Allah’ı ruhumla, peygamberini kalbimle, Fatıma’yı nefsimle, oğullarımı şefkatimle seviyorum.”
Peygamber (s.a.v.) bu cevabı duyunca tebessüm eder ve der ki:
“Ya Ali, getirdiğin bu gül peygamberlik ağacından koparılmıştır. Bu cevap biraz Fatıma kokuyor.”
İnsan bazen bir cümleyi değil, o cümlenin taşıdığı kokuyu özler. Kelimeler dilden dile dolaşabilir; fakat her söz kalbe değmez. Kimi söz vardır, doğru olduğu hâlde ruhsuzdur; kimi söz vardır, yumuşaktır ama köksüzdür. Oysa insanın aradığı, hakikati taşıyan ve aynı zamanda gönle dokunan sözlerdir. Peygamberlik ağacından koparılmış bir gül gibi olan sözler… Ne gösterişlidir ne serttir; sessizce açar, fark edilmeden yayılır, fakat iz bırakır.
Bu kıssa bize sadece sevginin derecelerini değil, sözün edebini de öğretir. Allah Resulü’nün sorduğu soru, basit bir merakın ürünü değildir. O soru, kalpteki dengeleri yoklayan, sevgiyi tasnife davet eden bir hikmet çağrısıdır. Hz. Ali’nin susması da bir eksiklik değil, edebin kendisidir. Çünkü bazı sorular bilgiyle değil, idrakle cevaplanır. Bazı cevaplar hemen verilmez; kalpte olgunlaşması beklenir.
Hz. Fatıma’nın verdiği cevap ise işte bu olgunluğun ifadesidir. Sevginin bir karmaşa değil, bir nizam olduğunu hatırlatır. Allah’ı ruhla sevmek, varlığın merkezine O’nu koymaktır. Peygamberi kalple sevmek, onu sadece bir tarihsel şahsiyet olarak değil, diri bir örneklik olarak benimsemektir. Eşi nefsle sevmek, hayatın yükünü birlikte taşımaktır. Evladı şefkatle sevmek ise sevgiyi sahiplenmeye değil, korumaya dönüştürmektir. Bu tertip, insanı dağıtmaz; toparlar. Sevgi bu hâliyle taşkınlığa değil, dengeye dönüşür.
Efendimiz’in tebessümü, işte bu dengeli idrakin kabulüdür. “Bu cevap biraz Fatıma kokuyor.” buyruğu, sözün kaynağına işaret eder. Çünkü söz, çıktığı kalbin izini taşır. Temiz bir kalpten çıkan söz, kendiliğinden güzel olur. O sözde sertlik değil, sükûnet vardır. Kibir değil, tevazu vardır. Haklı çıkma arzusu değil, hakikati yaşatma niyeti vardır. Böyle sözler bağırmaz; fakat duyulur. Kırmaz; fakat sarsar. Susturmaz; fakat düşündürür.
Bugün söz çok, koku azdır. Konuşmalar artmış, fakat hikmet seyrelmiştir. Herkes söylemektedir ama az kişi sözünün nereye ait olduğunu düşünmektedir. Hâlbuki her cümle ya nefsin bahçesinden koparılmış bir yapraktır ya da peygamberlik ağacından alınmış bir güldür. Yaprak çabuk solar, rüzgârla savrulur. Gül ise azdır ama kalıcıdır. Koku bırakır, hatıra bırakır, iz bırakır.
Üslup meselesi tam da burada bir ahlak meselesi hâline gelir. Ne söylediğimiz kadar, nasıl söylediğimiz de önemlidir. Hakikat, sertlik taşımaz; merhametle taşınır. Peygamber dili bunun en açık örneğidir. En ağır uyarılar bile onda incitici değildir. Çünkü amaç, karşısındakini ezmek değil; ayağa kaldırmaktır. Hakikati savunurken kalp kırmak, peygamber ahlakıyla bağdaşmaz. Bu yüzden peygamber kokusu taşıyan sözler, muhatabını küçültmez; onu değerli hissettirir.
İnsan kelimeleriyle kendini ele verir. Dili sert olanın kalbi yorgundur. Sesi yüksek olanın içi çoğu zaman boşlukla doludur. Sürekli haklı olduğunu ispat etmeye çalışan, çoğu zaman hakikati kaçırır. Oysa peygamber kokusu taşıyan sözler, iddiasızdır ama etkilidir. Kendini öne çıkarmaz; hakikati öne çıkarır. Sahibini büyütmez; muhatabını incitmez.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, söz ahlakını yeniden hatırlamaktır. Konuşmadan önce durabilmeyi, susarken de sorumluluk hissedebilmeyi öğrenmektir. Her doğru her yerde, her şekilde söylenmez. Sözün de bir zamanı, bir zemini, bir edebi vardır. Bu edep kaybolduğunda, hakikat bile itici hâle gelir. Oysa güzel üslupla söylenen söz, kalpte kendine yer bulur.
Özlenen kokular, geçmişte kalmış hatıralar değildir. Bugün de mümkündür. Aynı kaynaktan beslenen herkes, aynı kokuyu taşıyabilir. Bunun için büyük laflar etmeye gerek yoktur. Kalbi arındırmak yeterlidir. Niyeti arındırmak, dili arındırmak, sözü arındırmak… Çünkü kalp temizse söz de temiz olur. Yapaylığa ihtiyaç duymaz. Gösterişe yaslanmaz. Kendini ispat etme telaşı taşımaz.
Peygamberlik ağacından koparılmış güller gibi sözler söylemek, herkesin harcı değildir ama herkesin nasibi olabilir. Bu, makamla değil, niyetle ilgilidir. Bilgiyle değil, hikmetle ilgilidir. Çok konuşmakla değil, doğru yerden konuşmakla ilgilidir. İnsan bazen susarak da peygamber ahlakına yaklaşır.
Özlenen kokular, kelimelerin arasına sinmiş merhamettir. Cümlelerin içine gizlenmiş edep ve ölçüdür. Sözlerimizin peygamber kokusu taşıması, bizi yüceltmez; sorumlu kılar. Çünkü o koku, sahibinden hesap ister. İncelik ister dikkat ister hassasiyet ister.
Belki de bugün yapılması gereken, daha gür sesle konuşmak değil; daha temiz sözler kurmaktır. Daha çok haklı çıkmak değil; daha çok hakikate benzemektir. Dünya sert sözlerden yoruldu. İnsanlık, yeniden o kadim kokulara muhtaç. Peygamberlik ağacından koparılmış güller gibi sözlere…

