Toplumda çözülme bir kez başladığında ve gerekli önleyici tedbirler zamanında alınmadığında veya ihmal edildiğinde bu süreç giderek derinleşir ve yıkım kaçınılmaz hâle gelir. Toplumsal yapıyı ayakta tutan temel unsurların zarar görmesi, sistemin bütünlüğünü sarsmakta ve uzun vadede ciddi sosyal krizlere yol açmaktadır. Bu unsurların başında ise aile kurumu gelmektedir.
Ailenin merkezinde yer alan kadın, toplumun ahlaki, kültürel ve manevi sürekliliğinde belirleyici bir role sahiptir.
Bu nedenle toplumu zayıflatmayı amaçlayan iç ve dış odaklar ile çeşitli toplumsal mühendislik projeleri, öncelikli olarak kadını hedef almıştır.
Kadın fıtrî özelliklerinden, annelik rolünden ve yaratılış amacından uzaklaştırılarak toplumsal çözülme hızlandırılmıştır.
Günümüzde toplum üzerine yapılan bazı sosyolojik ve psikolojik tespitler, kadının zamanla ahlak, edep, haya, iffet ve onur gibi değerlerinden koparılarak; tüketim kültürünün bir nesnesi, şehvetin bir aracı ve bir aksesuar hâline dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca bireysel kimliği değil, aynı zamanda toplumsal yapının da temelini derinden sarsmaktadır.
Kapitalist ve seküler zihniyetler, kadını tüketim kültürünün merkezine yerleştirerek onu çoğu zaman kendi doğasına ve sağlığına aykırı kalıplara hapsetmektedir. Bu da moda kavramı adı altında yapılmaktadır. Bazı uygulamalar kadını trajı komik bir hale sokmuştur. Özellikle topuklu ayakkabı gibi unsurlar üzerinden kadına hem fiziksel hem de psikolojik açıdan zarar veren bir görünüm sunulmaktadır. Bu tür ürünler uzun vadede ciddi sağlık problemlerine neden olabilmektedir. Ancak, bütün bu olumsuzluklar, “özgürlük” söylemiyle görünmez kılınmaktadır.
Kullanılması ciddi bir bedensel yük oluşturan topuklu ayakkabılar, reklamlar aracılığıyla “zarafet”, vitrinler de “asalet”, podyumlar da ise “başarı” sembolü olarak pazarlanmaktadır.
Kadının düşmesi, yorulması, sakatlanması ya da herhangi bir bedensel zarar görmesi çoğu zaman önemsenmemekte; tüm bu süreçler “kişisel tercih” söylemiyle meşrulaştırılmaktadır.
Böylece sistem, kendi dayatmalarını bireysel özgürlük kavramının arkasına gizlemektedir.
Bu bağlamda ortaya çıkan çelişki dikkat çekicidir: Kadının bedenini yıpratan uygulamalar özgürlük olarak sunulurken, Onun ruhunu ve değerini korumaya yönelik tutumlar bilinçli olarak tartışmalı hâle getirilmektedir. Fiziksel sağlığı zorlayan tercihler meşrulaştırılırken, ahlaki ve manevi sınırlar baskı olarak gösterilmektedir.
Kadının bedenini sergilemesi cesaret ve cesur poz vermek olarak görülürken, bedenini kötü bakışlardan koruması, onurunu ve değerlerini muhafaza etmesi çoğu zaman özgürlükten yoksunluk ve gericilik olarak görülmektedir.
Batı’nın özgürlük anlayışı, kadını gerçekten özgürleştirmek değildir. Onu metalaştırmak ve vitrine koymaktır. Çünkü vitrindeki kadın seyredilir, satılır, pazarlanır ve tüketilir. Korumadaki kadın ise dirençlidir, şehvetin ve kötü bakışların nesnesi olmaz.
O tüketim için bir meta değildir alınıp satılmaz.
Kadın tanımlanırken bilinmesi gereken şey;
Aslında sorunun kadın olmadığı, sorunun; Kadının kim? ve kime ait? olduğudur.
İslam’ın korumasında olan kadın “özgür değildir” denilir. Bu modern çağın oluşturduğu büyük bir yalandır. Piyasanın insafına bırakılan kadın “özgür” ilan edilirken, aslında modern köleliğin esiri olur. Ama kadın bunun farkında bile değildir.
Kadının ayağını sakatlayan topuklu ayakkabı onun hakkı olarak görünürken Onurunu koruyan örtü yasak ve baskı aracı olarak görülür.
Demek ki mesele;
Kadını kurtarmak değildir. Mesele kadını piyasaya açmaktır. Kadını kullanmak ve metalaştırmaktır.
Kadını yüceltmek değil,
kadının değerini düşürmektir.
Ve belki de en büyük ironi şudur:
Batı, kadına “yüksek topukla uçmayı” vaad eder, ama düşerse kimse elini uzatmaz.
İslam ise “yere sağlam bas” der, bunu söylediği için suçlanır. Hangisi
gerçekten kadının yanındadır, takdir artık vicdanlarındır.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

