Bu yazı bir öfke patlaması değildir. Bu yazı bir ahlaki muhasebe ve bir vicdan sorgusudur.
Nurettin Topçu’nun deyimiyle bir “isyan ahlakı” dır.
Dindarlık ile iktidar arasındaki ilişkiyi sorguladığımızda, yüzeyde görülen meselelerin, görüldüğünden çok daha derin ve çok daha katmanlı olduğu görülür.
Gelin, bu katmanları beraber açalım.
Dindar imajı ve algı yönetimi:
Toplumda oluşturulan “dindar” imajı belirli kalıplar üzerinden inşa ediliyor:
Hafız… Kur’an okuyor… Cami'ye gidiyor… Ziyaretlerde ön safta… Dini ritüellerde kamera karşısında…
Bu görüntüler, özellikle muhafazakâr toplumlarda “bizden biri” algısı oluşturur. İnsanlarda bir yakınlık ve güven hissi oluşur. Ancak çoğu zaman bu, samimi bir inançtan ziyade bilinçli bir iletişim stratejisidir.
Yani: Dindarlık, zamanla meşruiyet üretme aracına dönüşür. Bu yeni bir durum değildir. Müslümanların rotayı kaybettiği günden beri uyguladıkları bir yöntemdir.
Bugün sorulması gereken asıl sorulardan birisi de şudur: Kur'an okuyan biri zulme karşı neden susar.?
“Madem Kur’an’ı biliyorsun, okuyorsun neden zulme karşı sesin yoktur?
Her mümin'in bilmesi gereken kilit nokta burasıdır.
Kur’an sadece okunmak için değil, hayatın ölçüsü olmak için indirilmiştir.
Kur’an’da ne vardır?
Adalet vardır.
Zulme karşı duruş vardır.
Yetimin hakkı vardır.
Kul hakkı vardır.
Emanet vardır.
Hesap günü vardır.
Şimdi soralım:
Bir ülkede adalet yoksa,
Torpil yaygınsa,
Hukuk siyasete bağlıysa,
Güçlü korunuyorsa,
Zayıf eziliyorsa…
Orada Kur’an vardır;
Ama yoktur. Yani sadece rafta vardır, sesle vardır, kıraatle vardır. Hükmüyle yoktur. Emir ve nehiyleriyle hayatta yoktur.
Bugün muhafazakârlaşan sistem bize şunu dayatıyor:
“Sus, uyum sağla, yüksel.”
Bürokraside yükselmenin şartı artık:
Hakikat değildir.
Cesaret değildir.
Ahlaki duruş değildir.
Sadakattir.
Uyumdur.
Sessizliktir.
Bu yüzden:
Dürüst olan yükselmez.
Suskun olan yükselir.
Acıdır ama gerçektir.
Bugünkü bürokratik konuşmalara dikkat edin.
Mevcut yöneticileri aşırı yüceltme var.
Devlete kutsallık atfı…
“Beka, emanet, mukaddes” dili…
Her yerde kutsallık var.
Ama nerede Allah’ın adaleti?
Nerede mazlumun sesi?
Nerede kul hakkı?
Nerede hesap günü?
Yok...
Bu şudur:
Dini, iktidarın diliyle konuşmaktır.
Bu tevhid dili değildir.
Bu saray dilidir.
Bu, siyasal İslam’ın iflasıdır.
Bugün toplumda sıkça şu cümleyi duyuyoruz:
“İnsanlar dinden soğudu.”
Neden?
Çünkü insanlar şunu görüyor:
Dindar ama yolsuz.
Dindar ama zulme sessiz.
Dindar ama lüks içinde.
Dindar ama adaletsiz.
Sonra halk şunu sanıyor:
“Demek ki İslam bu.”
Hayır...
Bu İslam değildir.
Bu, İslam’ın vitrine konmuş karikatürüdür.
Ama bedelini İslam ödemektedir.
Son dönemde sağdan sola birçok siyasi aktörün ortak dili şudur:
“Ben de dindarım.”
“Annem başörtülü.”
“Babam hafızdı.”
“Kur’an okurum.”
Bu klişe cümleler uzayıp gider.
Bu, bir algı yönetimidir.
Sosyoloji bize şunu öğretir:
İktidarlar zayıfladıkça dine daha çok sarılırlar.
Ama özüne değil, sembolüne.
Bir toplumda: Öz denetim, adil yönetim, hesap sorulabilirlik varsa, o toplum kutsal kişiler üretmez.
Adaletin temel alındığı yönetimlerde, kim olursa olsun hesap vermelidir. Eğer hesap verilmiyorsa o toplumda adalet yoktur.
Ali Şeriati der ki: "Bir toplumda din var. Adalet yoksa o toplumda din sömürülüyor demektir."
Dini iktidara teslim etmek, dini araçsallaştırmaktır.
Gerçek mümin, dini asla araçsallaştırmaz.
Hz. Ömer'e ne diyordu? Halkından biri...
“Yanlış yaparsan seni kılıcımızla düzeltiriz.”
Bugün biri çıkıp bir valiye, bir bürokrata veya kendi seçtiği vekile bunu söyleyebilir mi?
Söyleyemez.
Çünkü sistem buna izin vermez.
Sistem içinde dindar rolü oynayanlar şunu bilmelidir:
Rol biter.
Alkış biter.
Ama vebal kalır.
Kur’an’ı bilip susmanın vebali, bilmeden susmaktan daha büyüktür.
Toplumun vicdanı;
toplumsal sorumluluklara duyarlı insanlardır.
Ama şunu da bilmeliyiz:
Bu yolu seçenler çoğu zaman yalnız kalır.
Çünkü hakikat kalabalık sevmez. Fakat Allah katında makbul olan da budur.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

