Bundan önce, çözüm sürecine adım atıldığı bir ortamda, o da Öcalan’ın, Kürt halkının “devletten beklentileri adına” deklare ettiği 27 Şubat açıklamasında; Kürtlerin bir bağımsızlık taleplerinin olmadığı, Türkiye bütünlüğü içerisinde yaşama isteğinin belirtildiği ve onlar uğruna mücadele edip “hak hanesine” yazılması gerektiğine inanılan birçok doğal haktan “kültüralist bir talebin olmadığı” vurgulanmaktaydı.
Öcalan, her ne kadar, yola çıkarken, ondan, onun ileri sürüdüğü ideolojik donelerden hareket etmesine rağmen, Marksizm’in ileri sürdüğü iddiaların –epey zamandır bir anlamının kalmadığı gerçeğine de atfen- soğuk savaş şartlarının ortadan kalkmış olması gerçeğine binaen, öteden beri verilen sosyalist mücadelenin, artık bir karşılığının kalmadığını belirtmişti.
Bu durum, onun, “sosyalizmin artık bir işe yaramadığı” düşüncesinin küresel ölçekte “olumlu anlamda” bir karşılığı bulunmadığının aksine, Kürt halkının kültüralist haklarının talep edilmeden, topyekûn bir şekilde, komün anlayışı içerisinde yaşanabileceğini işaret ediyordu.
Biz de, bundan hareketle, Öcalan’ın iddiasına atfen –nasıl olacaksa eğer- PKK’nin Olası “Sivil Sosyalizm Deneyimi”(1) başlıklı üç yazı yayınlamıştık.
Bu bağlamda, PKK’nin paradigmal değişimine atfen; “Türkiye bağlamında, anayasal zeminde, eşit vatandaşlık düsturuyla ve kendine özgü bir anlayışla adeta “sivil bir sosyalizm” tanımlı dünya görüşü içerisinde, meclisten (TBMM) başlayarak, siyasi parti, kurum, kuruluş ve tüm toplumsal kesimlere değin “barış ve demokratik toplum” çerçevesinde yeni bir toplum oluşturma düşüncesi, PKK’nin en son paradigma değişimi olarak okunabilir.” (2) ifadelerine yer vermiştik.
Serinin ikinci yazısında ise, kültüralist hakların yok sayılamasın yerine, PKK’nin mevcut durumu kabullenmesinin yanında – o da bir boşluğa düşmemek için olsa gerek- bilumun sol hareketlerde olduğu üzere, PKK’nin de, kendini silahsız bir durumda da olsa, Batıda gelişip trend haline erişen yeni durumlara adapte olmayı tercih ettiği; kendine yeni uğraş alanları ihdas ettiğini, bunları “en azından” konu bazında başlıklar şeklinde el aldığını söyleyebiliriz. Bunlar, kısaca; “ekolojik toplum”, “Özgür kadın” yani “jinén azad” olgusu, “Jin, jiyan, azadi” vurgusu öne çıkmaktaydı. Ki, bunlar, Öcalan’ın şahsında PKK’nin, özellikle de ulusalcı Kürt solunun bir nevi âlamet-i farikası idi.
Kısacası; “anlayacağımız, PKK, kendini fesh edip terk-i silah eyledi diye, ona bağlı olsunlar, ya da olmasınlar, insanların da tümden –kadın/erkek- toplumsal hayattan vazgeçeceği ve “devlet içermeyen” birçok konuda faaliyet icra edeceği de akıldan vareste değildir.
Hayat devam ediyor. Bundan sonra, var olan bu kitlenin, kendi yasal haklarını elde etmekle birlikte, adını “sivil sosyalizm” olarak düşündüğümüz bir zeminde “demokratik sosyalizm, ya da sosyal demokrasi çerçevesinde kümelenebileceği öngörülebilir.”di (3)sonuçta…
Öcalan’ın da kendi tespitiyle soğuk savaş ortamının sebeplerinin ortadan kalktığı doksanlardan buyana reel sosyalizmin mevta oluşu ile birlikte, başta Avrupa’da olmak üzere, sol, sosyalizm adına birçok arayışlar söz konusu olmuştu.
Ecevit’in de daha önceleri formüle ettiği “demokratik sol” benzeri formlar, kendilerine eşlik eden paradigmalarla yol almaya çalıştı.
Batıdan ziyade biz de, radikal sol hareketler, partiler dışında, DSP gibi “sistem içi” sol partiler, Kemalist sistemin izin verdiği oranda bir çerçeve içerinde bulunup siyaset yapmaya çalıştılar.
Yeri geldi, mevcut iktidarla seçim ittifakları içerisinde bulundular, ülkenin, toplumun ve devletin bekası uğruna beka siyaseti güttüler vs.
Diğer sol hareketler, daha doğrusu partileşmiş bulunan çevrelerin kahir ekseriyeti, kadim sol siyaseti anlayışına Kemalizm’i de ekleme ihtiyacı duydular. Bu, birazda, kendi açılarından sisteme karşı olduğu vehmiyle AK Parti iktidarına muhalefet adına Kemalizm’e yanaşma şeklinde zuhur etti.
Zaten, Türkiye’de Kemalizm, onların kahir ekseriyeti için sol adına bulunmaz bir nimetti. Zaten, Kemalizm adına yapılan devrimlerin ve darbelerin mantığı incelendiğinde, bu sol anlayışın, pek de yabana atılmayacağı kendiliğinde ortaya çıkardı.
Zira bu topraklara özgü solun hak, emek diye ontolojik anlamda bir derdi olmamıştı. 28 Şubat sürecinde DİSK’in, Kemalist uygulamaları destekler mahiyette, kendi iradeleriyle “beşli çete” içerisinde yer alması daha nasıl izah edilebilirdi.
Varın, gerisini siz düşünün!
Devrim perdesi kapanıp reel sosyalizmin işlevselliğini yitirmesiyle birlikte, bilumum sol yapılarla birlikte PKK’nin de, kendini ayakta tutabilmek için birkaç atraksiyona ihtiyaç duyduğu görülmekteydi.
Bunların başında, yukarıda da belirttiğimiz üzere Kürt halkının kültüralist haklarınım talep etmemesi yüksek perdeden, bizzat Öcalan tarafından dile getirilmişti.
Bununla birlikte, yine yukarıda belirttiğimiz üzere; ekolojik toplum –buna turfanda toplum da diyebiliriz- özgür kadın olgusu ve yapısı; jin(kadın); jîyan(yaşam) ve azadî(özgürlük) söylemleri öne çıkarılıyordu.
Bunlar, kültürel haklar talep edilmedikten sonra nasıl hayat bulacaktı? Cevabı kolay ve basitti; komün hayatı içerisinde komünalizm devreye girecekti, Zaten, o beylik sloganlar, sonuçta onu çağrıştırıyordu.
Bu komün ifadesini Öcalan, daha önceleri de sık, sık dile getiriyordu. Artık, devlet kurma işi yattıysa, hele hele kültürel haklarda talep edilmeyecekse, o zaman geriye ne kalıyordu? Bir nevi cemaat. Yani, var olan toplumun dışında yapılanacak olan seküler bir cemaat!
Burada yatan mantığı “çok iyi anlamış ve özümsemiş” cemaat içi şahıslar dışında, ta baştan beri, bağımsız bir devlet talebi olmayacaksa dahi, kendilerinin hakkı olduğuna inanılan durumlarda iyi bir konumda bulunmak isteyen sıradan Kürt insanının, ne olduğu meçhul bu komün hayatına ne kadar ilgi duyacağı, onu ne kadar benimseyeceği muamma bir şey olsa gerek…
Sanırız, bu da, tarihin çöplüğünde reel sosyalizmle birlikte yerini alacaktır.
Dipnotlar:
1)Sait Alioğlu, haberdurus.com,
2) https://www.haberdurus.com/kose-yazilari/pkknin_olasi_sivil_sosyalizm_deneyimine_dair_-1-5017.html
3) https://www.haberdurus.com/kose-yazilari/pkknin_olasi_sivil_sosyalizm_deneyimine_dair-3-5050.html


