Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Yusuf YAVUZYILMAZ


NECİP FAZIL, SEZAİ KARAKOÇ VE NURETTİN TOPÇU’NUN DÜŞÜNCELERİNE TOPLUMSAL ZEMİNİN ETKİSİ VE İSLAMCILIĞIN GELECEĞİ

Yusuf Yavuzyılmaz'ın yeni yazısı...


Hiç kuşku yok ki, her düşünür kendi çağının çocuğudur. Bundan dolayı düşünürün hangi coğrafyadan, hangi zamandan ve hangi toplumsal zeminden bize seslendiği, düşüncelerini doğru anlamak için hayati derecede önemlidir. Her düşünürü kendi tarihselliği içinde okumak, düşüncelerini doğru değerlendirmek için en doğru yol olarak görülmektedir. Cumhuriyet modernleşmesi, Tek Parti Dönemi; Türkiye’nin demokrasiye geçtiği DP iktidar yılları; 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbe ve muhtıraları; 1980 öncesi çatışma yılları, dünyada yükselen sosyalist hareketlerin Türkiye’ye etkisi; İslam-milliyetçilik-sosyalizm tartışmaları düşünürlerimizin fikirlerini derinden etkilemiştir.

Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç büyük bölümü aynı toplumsal çevreden ve zamanın içinden bize seslenirler. Bu anlamda düşüncelerini karşılıklı okumanın dönemin zihniyeti hakkında bilgi verici olacağı açıktır. Her üç düşünürün kendi isimleriyle özdeşleşmiş dergileri vardır. Necip Fazıl “ Büyük Doğu”, Nurettin Topçu “Hareket”, Sezai Karakoç da “Diriliş” dergisinden bize seslenir. Bu dergiler yazarların kendi kurduğu dergilerdir ve isimleriyle özdeşleşmişlerdir.

Her üç düşünür de Cumhuriyet dönemi düşünürleridir. Bu dönem İslam dünyasının Batı karşısında askeri, ekonomik ve entelektüel yönden geri kaldığı bir dönemin uzantısıdır. İslam toprakları işgal edilmiş, işgale karşı görece kurtuluş mücadeleleri verilmiştir. Ancak bu savaşların gerçekten kurtuluş olduğu konusunda üç düşünüründe derin kuşkuları vardır. 

Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan fiili duruma bir cevap vermek üç düşünürün de ortak çabası olarak görülebilir. Necip Fazıl, kendi deyimiyle “Allah demenin bile yasak olduğu” Tek Parti dönemini bütün boyutlarıyla yaşamış ve eleştirmiştir. Bundan dolayı Cumhuriyet modernleşmesinin karşısına Abdülhamit modernleşmesini çıkarmıştır. Nutuk merkezli Kemalist modernleşme anlayışını eleştirmiştir. 

Tarih anlayışı bakımından Necip Fazıl Osmanlı’yı Cumhuriyet’e karşı yüceltirken, “Nutuk” merkezli resmi tarih anlatısına karşı “II. Abdülhamid” merkezli bir tarih okumasını öne çıkarır. Tanzimat Dönemi ile başlayan ve Cumhuriyet ile zirve noktasına ulaşan Batılılaşma ise Necip Fazıl’a göre bir yabancılaşma, özünden uzaklaşma  dönemidir. Sezai Karakoç, İslam/Osmanlı’yı öne çıkarırken, Nurettin Topçu, Malazgirt zaferiyle başlayan bin yıllık gelenekten söz eder. 

Her üç düşünür de Cumhuriyet döneminde ortaya konan modernleşme çabalarına ve bunun için ortaya konan uygulamalara eleştirel yaklaşırlar. Genel anlamda bu dönem bir yabancılaşma süreci olarak da adlandırılır. 

Topçu eleştirilerini Hüseyin Avni Ulaş üzerinden yapar; “bu sürecin diktatörlüğe evrilen yanlarını keşfetmekte gecikmediğini, varlığını ve her fani varlığı her zaman hiçe sayarak ferdiyetine kıymet veren, şahıslarını milletin istikbalini ve mukaddesatı üstüne çıkarmak isteyenlere, zaferlerinin hissesini berbat tahakkümleriyle toplamayı Hak bilenlere lanet etmiş, maskeli vicdanlara içimizde en haklı olarak tükürmüş insandı” nitelemesinde bulunmuştur.” (Topçu, N. (1948), Millet Ruhu ve Milli Mukaddesat, Hareket, C. 2, S. 16)

Topçu Cumhuriyetin ilk dönemlerine dair yaptığı eleştirileri Hüseyin Avni Ulaş üzerinden sürdürür. “Topçu’nun Hüseyin Avni Ulaş’la ilgili ikinci makalesi, O’nun Birinci Meclis’in dağılmasından sonraki dönemdeki mücadelesini, fikir ve düşüncelerini yansıtması itibarıyla konumuz açısından daha verimli bir kaynaktır. Buna göre Topçu, vaktiyle Mehmet Akiflerin, Hüseyin Avnilerin, Ziya Hurşitlerin iman ve heyecanıyla çalkalanan Ankara’nın bu grubun tasfiye edilmesinden sonra muhteşem taş kütleleriyle dolu ölü bir şehir, bir servet ve sefahat şehri, ihtiraslar için bir devlet şehri haline geldiğini belirtmiştir. Bu satırlarda da vurgulandığı gibi bu dönemde Ankara, başta yukarıda zikredilenler olmak üzere diğer muhalif isimlerin uzaklaştırılması nedeniyle Cumhuriyet başkenti, alternatif görüşlerin giderek kısırlaştığı, fikri çoraklığa doğru gitmektedir”(Fahri Yetim, Hareket’in İzleri: Nurettin Topçu’nun Erken Cumhuriyet Dönemiyle İlgili Eleştirel Görüşleri, DergiPark)

Sezai Karakoç ise İslam toplumları için en geçerli yönetim tarzının konferderal bir model olduğunu savunur. Bu yönetin anlayışı İslam’ın siyaset anlayışı ile uyumlu bir modeldir. “Karakoç’a göre konfederal devlet türü, Ortadoğu coğrafyasının tarihi-sosyolojik şartları ile de uyumludur. Bundan başka, günümüzde de gerek Batı gerekse de Doğu toplumlarında büyük devlete doğru bir yol izlenmektedir. Dünyanın böyle bir yol izlediği dönemde Müslümanların da böyle bir hedefinin olması ona göre gayet tabiidir ve gereklidir. Karakoç’un söz konusu devlet türünü öne çıkarmasının önemli sebeplerinden bir diğeri ise, yukarıda çeşitli bağlamlarda da değindiğimiz gibi, İslam coğrafyasının bugün içinde bulunduğu siyasal ve kültürel parçalanmışlık durumdur. Bu olumsuz durumdan kurutulmanın yolu ise Müslümanların aralarındaki etnik, kültürel ve en önemlisi siyasi ayrılıkları bir yana bırakıp birleşmeleridir. Dolayısıyla Karakoç, yukarıda “millet” kavramına verdiği dini içerikle uyumlu bir şekilde, temelde dini inanç ortak paydasında enternasyonal bir siyasi birlik düşüncesini savunur. “Süper İslam Devleti” olarak da isimlendirdiği bu siyasi birlik düşüncesi ona göre bütün siyasi faaliyetlerin de temelini teşkil etmektedir ”(Cem Kotan, Sezai Karakoç ve Siyasi Fikirleri: Birey, Toplum ve Devlet, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 25, Sayı: 1, Mart 2023, 121-137)

Karakoç, siyasi düşüncesinde ümmet kavramı merkezi bir yer tutar. İslam toplumları arasındaki sınırları suni ve anlamsız görür. Sezai Karakoç’a göre “İslâm Milleti ise bir realitedir. Aralarına zorla ve dış baskıyla suni sınırlar çekilmiş bir bütündür” 

Osmanlı sonrası İslam dünyasında kurulan modern ulus devletler İslam’ın siyasal anlayışına uygun modeller değildir. “İslâm Ülkeleri, en kısa zamanda, yeni bir devlet, medeniyet, kültür, ülke anlayışı modelini geliştirmek zorundadırlar. Bu ufak ufak devletçiklerle, bu vaktiyle Avrupalıların, suni olarak, âdeta cetvelle çizdikleri uydurma sınırlı devletçiklerle bir yere varamazlar” (SezaiKarakoç, Çağ ve ilham IV. İstanbul: Diriliş Yayınları, s. 105)

Siyaset felsefesinin en önemli sorun alanlarından biri de birey-devlet ilişkileridir. Sezai Karakoç da bu sorunlara duyarsız kalmamıştır. Gelenek ile modern zaman arasında bir köprü kurmak isteyen Sezai Karakoç’un siyasal anlayışının bazı sorunlar doğuracağı açıktır. “ Karakoç’un devletin doğasına ilişkin yorumları ile idealize ettiği devlet anlayışında devlet-birey ve devlet-toplum ilişkilerine yönelik sorunların da göz önüne alınması gerekmektedir. İlk olarak devletin doğasını, bir takım İslami değerler ile temellendirmiş olması ve devleti bir bakıma dinin koruyucusu olarak ele alması, geleneksel “kutsal devlet” imajının Karakoç’ta da devam ettirilmesine neden olmuştur. Söz konusu bu durum, İslam tarihinde yaşanan tecrübeler dikkate alındığında din-devlet ilişkileri bağlamında bir takım sorunlara kapı aralamaktadır. Bu sorunların en başında ise devletin zamanla dinin önüne geçmesi, siyasal iktidarı ellerinde tutanların, dini kendi çıkarları doğrultusunda yozlaştırmaları ve bir “devlet dini” yaratmaları gelmektedir. Karakoç bu tarz durumları olumlu bulmasa da, idealize ettiği devlet anlayışının bu tarz sorunlara yol açacağını söyleyebiliriz.”(Cem Kotan, Sezai Karakoç ve Siyasi Fikirleri: Birey, Toplum ve Devlet, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 25, Sayı: 1, Mart 2023, 121-137)

Cumhuriyet Döneminde gelenek ile yaşanan kopukluk ve geçmişten gelen süreklilik arasındaki gerilim üç düşünürü de etkilemiştir. 

Necip Fazıl, ümmet merkezli düşünceden ziyade daha milliyetçi bir tutumla Türklük ve Anadolu merkezli bir anlayışa yönelir. Bu anlamda Necip Fazıl'ın İslami anlayışı milliyetçi, mukaddesatçı bir arka plana yaslanır. Necip Fazıl, manevi değerlerini yitiren Batı karşısına Doğu'yu yerleştirerek savunur. “Sadece maddede ve nazariyede, pazarlıklı bir istiklal karşılığı, manada ve ameliyede düşürüldüğümüz esaret faciasını sona erdirici; ve rejimleri, kanunları, mefhumları, adetleri, zevkleri, bilhassa her birinin şifalı cevheri kendisinde ve olta yemi zehirli posası bizde, türlü formülleriyle, Batı üstünlüğü ukdesini içimizden söküp atıcı yeni ruh…” ( Kısakürek, Necip Fazıl, Çerçeve – 4, Büyük Doğu Yayınları.) Öte yandan Necip Fazıl’ın siyaset düşüncesi totalitarizme son dere ce açıktır. 

Sezai Karakoç’un siyasal anlayışı medeniyet kavramı etrafında oluşmuştur. Modern dönemde İslam toplumları varoluşsal bir kriz içine girmiştir. “Sezai Karakoç, gündelik siyasal tartışmalara girmeden, İslam toplumlarının durumu ve İslam medeniyetinin içine düştüğü krizle ilgilenir. İslam’ın dirilişi ile ilgilenir. Bütün Müslümanlar bir millettir. Bu “millet” kavramı, toprak, dil, ırk realitelerinin üstünde, inanç ve ülkü beraberliğini ifade eden bir kavramdır. Batı'nın “millet” kavramı ile İslâm’ın “millet” kavramı arasında büyük bir fark göze çarpmaktadır. Batı’nın millet (nation) kavramı, (kavim) kavramına yakın bir anlam taşır. Oysa İslam’ın “millet” kavramı, bütün insanlığı hedef alan bir genişliğe sahiptir. Millet kavramı, “cemaat” sözcüğünden çok daha geniş, yoğun ve kaynaşmış bir kitleyi belirtir. Bu yüzdendir ki, Hıristiyan mezhepler, ayrı ayrı cemaatler kabul edildiği halde, İslâm milleti kavramı, tüm mezhep ve tarikatları kapsayan bir evrensellik özelliği gösterir”(Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 25, Sayı: 1, Mart 2023, 121-137) Sezai Karakoç’un düşüncesi “diriliş” ve “medeniyet” kavramları etrafında şekillenmektedir.

Sezai Karakoç öncelikle ulus devlet anlayışına eleştirel bakmaktadır. Ulus devlet örgütlenmesi, İslam’ın içine düştüğü siyasal krize cevap veremez. “Gerek İslamlaşma, gerekse insanlığa ulaşma hedefleriyle diriliş düşüncesi, özellikle ulus devlet anlayışına eleştirel bir duruşu temsil etmektedir. İslâm dünyasının Batılılaşma siyasetlerinin yanında bir de kendi içindeki bölünmüş durumu, Müslümanların kendilerine gelmelerinin ve bir diriliş hamlesini başlatmalarının önündeki en önemli engellerden birisidir. Bu anlamda Sezai Karakoç, ulus devlet anlayışına bağlı bir milliyetçilikten uzak; ümmetçi perspektifi savunan bir yerde durmaktadır. Özellikle İslâm dünyasının mevcut bölünmüş, sınırlarla ayrılmış durumunun hem bir atılım sağlayamama hem de mevcut geri kalmışlığın devamı anlamına geldiğine sürekli vurgu yapmıştır. Ona göre düşüncede ve pratikte İslâm’ın dirilişini hedefleyen bir İslâm birliğinin sağlanması gerekmektedir. Aksi takdirde Müslümanlar, mevcut problemli durumu yaşamaya devam edeceklerdir.”(İslam Düşünce Atlası, Sezai Karakoç)

Düşünürlerimiz geçmişte yaşayan düşünürler konusunda da farklılaşırlar. Necip Fazıl Mehmet Akif’i beğenmezken, Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç Mehmet Akif’i hakkında eser yazacak kadar önemserler.

Necip Fazıl, İslamcılık düşüncesi üzerine büyük etkileri olan Mevdudi, Seyyid Kutub ve Hamidullah’a sert eleştiriler yapar. Bu eleştirilerinde Türkiye merkezli İslam tasavvurunun büyük etkisi vardır. Akif’e tepkisinin altında yatan nedenlerinden en önemlisi Akif’in Afgani ve Abduh’u üstad kabul etmesinden dolayıdır. Mevdudi üzerinden yürüttüğü eleştiriler, Necip Fazıl’ın Türkiye dışında gelişen İslami anlayışlara mesafeli baktığını göstermektedir. “Merdudi ismini taktığımız Mevdudi, İslam’da İhya Hareketleri isimli eseriyle İslam’da imha hareketinin temsilcilerinden biri… Çağdaşımız… İşi gücü, Sünnet Ehli büyüklerine çatmak… Gördüğü sert tepki üzerine eserinin ikinci baskısında birtakım yumuşama alametleri göstermeye çalıştıysa da, çürük madeni hep aynı… Gerisi cila… Cemalettin ve Abduh’a hayran… İbn-i Teymiyye’ye ise kara sevdalı… «Sana nasıl geliyorsa öyledir!» hesabı, her zaman ve her türlü içtihada yer verme, ve ortalığı kargaşalığa verdiklerini iddia ettiği Sünnet Ehli alimlerini kötüleme…”(Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu Yayınları, 4. Basım, Mart 1990, s.153.)

Necip Fazıl eleştirilerini Seyyid Kutub üzerinden sürdürür. ”Sahte Kahramanlar konferansımda gerçek kahraman olarak göstermiştim. Fakat sonradan gördüm ki, Seyyid Kutub bir İbni Teymiyye meddahıdır ve kellesini kaptırdığı sosyalizma yularının zoruyla Hazreti Osman (RA)’a adaletsizlik isnad eden ve dil uzatan bir bedbahttır. İdam edilmeden bu sapıklıklarından istiğfar ettiğini söyleyenler oldu. Eğer öyle ise şehid.. Değilse, mücadelesi kafire karşı bir sapığın davranışından ileri geçmeyen bir zavallı.”(Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu yayınları)

Necip Fazıl eleştirilerinden Hamidullah da payını alır. “Hamidullah hakkında uzun söze lüzum görmüyoruz. Çağımızda din zaviyesinden temayülünün ne olduğu ve ne olabileceği besbelli bulunan üniversitelerimizin davetlisi olarak memleketimize gelip gitmekteki bu cüce akıl mütefekkirinin ne olduğunu göstermeye yalnız bu kucak açış yeterken onun «İslâm Peygamberi» kitabına bir göz atmak bile kâfi gelir. Evvelâ Kâinatın Efendisine, İslâm’ın Peygamberi demekle O’na bir tahsis yaptığının ve bu tahsisle başka dinlere ve onların hükümleri yürürlükte peygamberlerine yer verdiğinin şuurlu veya şuursuz ifadesini taşıyan bu kitap, daha önsözünde Fransızları memnun etmek için kaleme alındığını itiraf ederken, hedef tuttuğu bu memnuniyetin dayanaklarını açıkça meydana koymaktadır. Zira bu adamın gözünde Allah’ın Sevgilisi, tükürükten başka ilacı olmayan biridir, İslâm ise yalnız gençlerin, toy delikanlıların, fakirlerin, kölelerin, ezilenlerin, tek kelimeyle aşağı tabaka ve ayak takımının kucak açtığı bir dindir. Miraç mucizesi bir rüyadan ibaret ve daha nice madde üstü harikalar akılla teftişi gerekir şeylerdir. Tasavvuf ise uydurmadır.”(Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu yayınları)

Aslında Necip Fazıl’ın eleştirilerinde maddi yanlışlar da vardır. İbn Teymiyye hakkında yazdıkları bu tutuma örnek olarak gösterilebilir. “Bugünkü Vehhabiliğin, başıboş içtihad davranışlarının, her türlü reformcuların, her türlü ruh ve mâna zedeleyicilerinin, doğrudan doğruya yahut dolayısıyla babası İbn-i Teymiyye’dir ve onu “İslâm materyalisti” diye yaftalamak yerinde bir teşhistir. Zira onun sistemi Allah ve Resulüne inanmanın değil, inanmamanın ve ancak böyle olursa tersinden mantıkî bir tertibe girmesi kaabil bir görüş belirtmektedir ve güneşi kabul edip ışığını kabul etmemek gibi bir akıl hezeyanı, içine düştüğü tezad kuyusunu sadece herşeyi inkâr etmek suretiyle kapatabilir ve tezadsız bir küfür olarak kalır. Oysa en büyük tezad içinde küfür... Allaha, yani gaibe inanan, böylece gaipler ve sırlar âlemine bel bağlayan bir anlayış, nasıl olur da ruhu, ruhaniyeti reddeder, Kur’an’dan başlayarak her şeyi beş hasse plânına bağlar ve Yaratıcıya insanî vasıflar verir? Bütün bu verdiğimiz bilgiler, gerçeğe öylesine uygundur ki, Batı kaynaklı ve Cumhuriyet mamulü bir eser olmasına rağmen sanki Sünnet Ehli diliyle konuşuyormuşçasına, Maarif Vekaleti’nin yayınladığı “İslâm Ansiklopedisi”nde bile kayıtlıdır.”(Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu yayınları)

Öyle görülüyor ki, Necip Fazıl’ın eleştirilerinin temelinde Türkiye merkezli bir İslam medeniyeti kurmak düşüncesi vardır. Bu düşünce Necip Fazıl’ı Türk milliyetçiliğine yaklaştırmaktadır. 

Sezai Karakoç ise Seyyid Kutub’u şehit olarak görmektedir. “Bu terör yüzünden az şehit vermiyoruz. Ama, her şehit verildikçe ülkümüz, bir adım daha ilerliyor. Şehit verildikçe ilerliyor. Şehit kanı, dul anaların ve öksüz çocukların gözyaşları toprağın derinliklerine işliyor. Toprak kabarıyor. Şehit Seyyid Kutub'un bize bıraktığı miras, zaferdir.”(Sezai Karakoç, Dirilişin Çevresinde, s. 111-115, Diriliş Yay. 1966)

Benzer şekilde Sezai Karakoç, Necip Fazıl’ın acımasızca eleştirdiği Mevdudi’yi de övmektedir. “Pakistan’da Mevdudi Hareketi, Mısır’da Müslüman Kardeşlerin Davranışı, Türkiye’de Nurculuk İslam Dirilişinin ilk düşünce, inanç ve aksiyon akımlarıdır” (Sezai Karakoç, İslam'ın Dirilişi, Diriliş Yayınları)

Nurettin Topçu düşüncesi tasavvuf üzerinden yürüdüğünden Hallaç, Yunus Emre ve Mevlana üzerinden düşüncesini temellendirir. Ona göre İslam’ın ruhunu en iyi yansıtan tasavvufi yorumdur. Ancak Nurettin Topçu’nun tasavvufi yorumu, Necip Fazıl’ın tasavvuf yorumundan bir hayli farklıdır. Nurettin Topçu’nun tasavvufi yorumu, felsefi ve manevi bir derinlikten beslenirken, Necip Fazıl evliya menkıbelerinden beslenir. 

Siyaset konusunda her üç düşünür de CHP karşıtı bir noktada bulunur. Necip Fazıl’ın ömrü boyunca CHP karşıtlığı değişmeyen özelliğidir. Nurettin Topçu da tıpkı Necip Fazıl gibi Tek Parti Dönemine eleştirel yaklaşırken; Hitler, Mehmet Akif ve Hüseyin Avni Ulaş hayranıdır. Hitler hayranlığı demokrasi karşıtlığı ve otoriten devletçilik anlayışından kaynaklandığı söylenebilir. Sezai Karakoç ise geleneksel siyaset anlayışına karşı kendisi parti kurmuştur. 

Necip Fazıl, Demokrat Parti’nin ardından Milli Nizam Partisini destekler. Erbakan’ın Ecevit ile kurduğu koalisyonu ise eleştirir. Necip Fazıl’ın karşı çıkma nedeni Ecevit’in sosyalist olduğunu düşünmesine dayanır. O, Amerika’ya yakın duran Demirel’i ve diğer sağ milliyetçi muhafazakar partileri Ecevit’e karşı desteklemeyi sürdürmüştür. MSP’nin CHP ile kurduğu koalisyonun ardından Erbakan’a verdiği desteği çekerek MHP’ye destek vermiştir. 

Nurettin Topçu üstü kapalı olarak Necmettin Erbakan siyasetini eleştirmektedir. “Dini sömürme yolunda İslamcılar, İslam’ın içteki düşmanlarıyla yarışmaktadırlar… Halifeyi getireceğini, Ayasofya’yı açtıracağını, hatta Meclisi Ayasofya’da toplayacağını söyleyen bu liderler, İslam’ın istismarcılığını yapmaktadır… (Oysa)  Halifenin, devlet reisinden başka bir şey olmadığını bunlar elbette bilir.”  (Nurettin Topçu, İslam ve İnsan, Mevlana ve Tasavvuf, Dergâh Y. s. 47)

Nurettin Topçu İse Necip Fazıl’ın tepkisini çeken Müslüman Anadolu Sosyalizmi kavramını ortaya atmıştır. Kuşku yok ki, felsefi anlamda sosyalizm kavramına semantik bir müdahale yaparak yeniden tanımlamıştır. “Sosyalizme düşmanlık, öncelikle “onu doğrudan doğruya komünizmle karıştırmaktan ileri geliyor" diyen Topçu'ya göre sosyalizm hareketinin “yarattığı ahlaki isyanlar, geçen asrın fedakâr sosyalist ruhlarını dile getirdi. Yoksullar ve yetimler için, çalışan nasırlı eller için, hakları çiğnenen mazlumlar için hayatlarını fedaya karar verip sosyalizm cihadına atılanlar bu gayret ve fedakârlıklarının sonunda pek az sonuç elde edebildiler." (Nurettin Topçu, Ahlak Nizamı, “Sosyalizme Karşı Koyan Kuvvetler” yazısından, s. 195)

İslam’ın temel kavramları ile sosyalizm arasında ilişki kurarak bir Anadolu sosyalizmi kurmak istemiştir. “Hakikatte bu dava İslam'ın özünde bulunan hak davasıdır. Sosyalizm, çiğnenmesi halinde Allah'ın da affetmeyeceğini bildirdiği kul hakkının müdafaasıdır. Sosyalist olarak İslam'ın ta kalbinde yer alacağımızı bilemeyenler, kelimenin yabancı kıyafetine tutuluyorlar...” (Nurettin Topçu, Ahlak Nizamı, “Sosyalizme Karşı Koyan Kuvvetler” yazısından, s. 195)

Nurettin Topçu Komünizm ile sosyalizm arasını özenle ayırarak komünizm karşıtlığını sürdürmüştür. O komünizm, anarşizm gibi akımlara karşı ruhçu bir sosyalizmi savunmuştur. “Anadolu'nun içinde bulunduğu ekonomik sorunlardan; şuursuzca bir Batılılaşmadan; Tanzimat'tan beri gelen ve aydınların, bizi tahrip edecek Batılı fikirleri yurda ithal etmelerinden; yanlış milliyetçilik anlayışlarından; dinin yanlış anlaşılması ve anlatılmasından; yabancı hayranlığından ve pragmatizmin benimsenmesinden ötürü, bizde, komünizm kendisine bir zemin bulabilmektedir. Materyalist, ihtilalci, anarşist bir komünist tehlikeden bizi koruyacak olan ruhçu, devletçi, muhafazakâr, otorite sahibi bir sosyalizmdir.  (Nurettin Topçu, Ahlâk Nizamı, Dergâh Y. s.158)

Her üç düşünürün yaşadıkları dönemde 12 Eylül öncesinin çatışmacı ortamının önemli etkisi olduğu söylenebilir. Çatışma döneminde Necip Fazıl’ın polemikçi ve çatışmacı dili, düşünceyi önceleyen Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’un felsefi ve medeniyet merkezli dilini bastırmıştır. 

Tasavvufa bakışları ortak olsa da değerlendirmeleri birbirinden farklıdır. Nurettin Topçu ce Sezai Karakoç’ta felsefi ve düşünsel temelli değerlendirilen tasavvuf, Necip Fazıl’da geleneksel bir çerçeveye bürünür. Necip Fazıl’ın Arvasi, Nurettin Topçu’nun Bekkine ile karşılaşmaları düşüncelerinde köklü bir paradigma değişimine yol açmıştır. Necip Fazıl tasavvufu “Şeriat Resulün zahiridir. Tasavvuf ise bâtını…” şeklinde değerlendirir. ( Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, s.100.)“Nurettin Topçu’nun düşüncesinde tasavvuf ve özellikle vahdet-i vücud telakkisi, İslâm’ın tercih edilebilecek meşru yorumlarından ilki olmaktan daha ötede şahsiyeti öne çıkaran kuvvetli bir isyan, irade ve hareket fikri taşıması dolayısıyla kelâm ve fıkha dayalı yorumların önüne geçirilmiştir. Bu tavır eş zamanlı olarak istisnaî bir duruşa ve yoruma işaret etmektedir. Topçu’nun yaşadığı dönemde ve bir önceki devirde yeni Selefi hareketin de etkisiyle tasavvuf ve tarikatların teşkil ettiği zihniyet dünyası ve yaşama biçimi itikadi bakımdan bozucu ve dağıtıcı, felsefî açıdan sıradan ve derinliksiz, sosyal ve kültürel yönden pasif, donuk ve meskeneti besleyici, İslâm toplumunu geriletici, dışarıdan gelmiş bir düşünce ve yaşama biçimi olarak değerlendirilmekteydi.(İsmail Kara, TDV İslâm Ansiklopedisi, 41. cilt, s:248-253 )

Düşünürlerimiz “Batılılaşma” ve “Batı taklitçiliği” konusunda benzer düşünceler ortaya koymuşlardır. 

Nurettin Topçu Batı taklitçiliğini eleştirmektedir. “… Şimdiye kadar yaptığımız garp taklitçiliği yolunda daha asırlar da geçse kendimize özel bir medeniyet yaratamayacağımızı nihayet anladık. Garptan neyi almamak lazım geldiğini anlamak için bile şimdiye kadar öğrendiklerimizin yardımıyla benliğimize dönmemiz ve seçim hakkını bizi idare eden içtimai zaruretlere vermemiz lazım geldiğini zannediyoruz. Ancak böyle bir kendimize geliş sayesinde, insanlığa örnek olacak bir rönesans yapabileceğiz.” ( Nurettin Topçu, “Rönesans Hareketleri”, Hareket Dergisi, Mayıs 1939, s. 6. ) Batı’nın taklit edilmesi konusu Nurettin Topçu’nun Batılılaşma eleştirisinin temelini oluşturur. 

Sezai Karakoç ise Batılılaşmayı bir yıkım olarak değerlendirmektedir. “Tanzimat’tan bu yana içine girdiğimiz tek taraflı Batılılaşma, ruhumuzun, medeniyetimizin, kültürümüzün en büyük yıkıma, adeta kırıma uğradığı, manevi bir katliam olmuştur. Bir halk, ancak kendi kültür ve medeniyetinin atılımı sonucunda başka bir medeniyet çevresiyle ilişkiye girebilir. Yoksa kendi medeniyetini, kültürünü inkar ederek, yıkarak başka bir medeniyet veya kültür çevresine girmeye çalışmanın adı intihardır. Çünkü taklit bizzat taklit edileni anlama yolunu da kapar ve tıkar. Yine kendimiz kalarak başkasını anlayabiliriz. Kendi kendisinden uzaklaşan başkasını anlama şansını kendi eliyle yitirmiş olur.” ( Sezai Karakoç, “Dört Yol Ağzında Türkiye 1”, Diriliş Dergisi, Ağustos 1988, s. 3.)

Cumhuriyet modernleşme ile birlikte içine girilen uzun sessizliğin ardından filizlenmeye başlayan İslam düşüncesinin üstüne, tabiri caiz ise bir Necip Fazıl bombası düştü. Bu düşüş evrensel İslami düşünce yerine Türkiye merkezli, yerel, milliyetçi ve muhafazakar bir İslami anlayışı yerleştirdi. “Kısakürek, milliyetçi ve muhafazakârların Tek Parti ve sonrasındaki dönemlerde en büyük referanslarından biridir. Tek Parti döneminin içinde barındırdığı inanç krizini her vakit yazılarında eleştiren Kısakürek, millî kültür ve değerlerin muhafazasını zaruri görmektedir. Batılılaşmanın kaybettirdiği İslami değerleri muhafaza etmek ve yeniden keşfetmekten bahseden Kısakürek, bunu muhafazakâr bir duruşla ortaya koyar.”(O. Erdal Şahin, Necip Fazıl Kısakürek’in Düşünce Ekseni ve Siyasi Aksiyonu,Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2019; 17; s: 8

Gelecek için arayışlar

1-Türkiye’de İslamcı entelektüellerin önündeki en büyük engellerden biri, İslamcı düşünceyi milliyetçilik ve muhafazakarlık tuzağıdır. İslami hareketin Türk merkezli olması gerektiği inancı Necip Fazıl ve Nurettin Topçu’da açık, Sezai Karakoç’ta ise örtük olarak yer alır. 

2-Tarihsel miras, eleştirel bir yöntemle yeniden okunmalıdır. Kuşku yok ki, tarih boşuna yaşanmış, hikmetten yoksun olay ve olgular bütünü değildir. Bu anlamda geçmişi aynen tekrar etmek mümkün olmadığı gibi, yok saymak da mümkün değildir. Kuşku yok ki, Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç kendi tarihsellikleri içinde değerlendirilmelidir. Tarihselliği ihmal edip, düşünürleri idealleştirmek doğru bir yaklaşım değildir. Bu düşünürlerden yaralanacağımız fikirler olduğu gibi, eleştireceğimiz düşünceler de vardır. 

3-Müslümanlar, modern dönemin en önemli sorunları olan kadın hakları, çevre kirlenmesi, alkol ve uyuşturucu, adaletsizlik, kapitalizmin doğurduğu sonuçlar, ekonomik dengesizlik gibi sorunlarla ilgilenmelidir. 

4-Kuşku yok ki, yeni bir kelami bakış açısına ihtiyaç vardır. Bu bakış Allah-insan, Allah –varlık, İnsan-varlık ve insan-insan ilişkilerini yeniden ele almalıdır. Özelikle Allah-insan ilişkileri, özgürlük ve sorumluluk denkleminde yeniden ele alınıp değerlendirilmelidir. 

5-Siyasal anlamda şura ve istişareyi temel alan bir siyaset anlayışı geliştirilmelidir. İslam adına otoriter, askeri, saltanat rejimleri desteklenmemelidir. 

6-Ulemanın mirasçısı olan alimlerin sivil bir noktada durması gerektiği açıktır. Ne yazık ki, tarihsel süreçte ulema ve onun izleyicisi olan alim siyasetin hizmetine girerek asli misyonunu üretemez hale gelmiştir.

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR