Bugün Müslümanlar çok şey yapıyor.
Etkinlikler düzenleniyor, programlar yapılıyor, kampanyalar yürütülüyor.
Peki bütün bu faaliyetler gerçekten diriltiyor mu, yoksa sadece oyalıyor mu?
Asıl soru budur.
Çünkü yapılan her şey, yapıldığı için hakikat üretmez.
Müslümanlar uzun süredir medya putunun gölgesinde, görsel ve konjonktürel faaliyetlerle meşgul ediliyor. Görünür olan, alkışlanan ve paylaşılabilen işler çoğalıyor; fakat köklü bir dönüşüm ortaya çıkmıyor. Mevcut sistemlerin, statükoların ve seküler eğitim programlarının ürettiği sosyoloji, fark edilmeden “İslam sosyolojisi” zannediliyor.
Oysa İslam sosyolojisi, hayatı yalnızca betimleyen bir alan değildir.
O, hayatı anlayan, anlamlandıran ve dönüştüren ilahi referanslı bir toplum tasavvurudur. İslam, insanı bu dünyada başıboş, plansız ve programsız bırakmaz.
Kur’an bu hakikati net biçimde ortaya koyar:
“İnsan, başıboş bırakılacağını mı zanneder?”
(Kıyâme, 75/36)
Bugün Müslümanların önemli bir kısmı, sistemin ve egemen güçlerin izin verdiği sınırlar içinde faaliyet yürütmektedir. Bu dar alanlar da “İslam adına bir şeyler yapıyoruz” söylemiyle meşrulaştırılmaktadır. Oysa bu bir inşa değil; çoğu zaman kendini avutma biçimidir.
İslam adına yapılan her faaliyetin gerçek ölçüsü, görünürlük değil; Allah katındaki karşılığıdır.
Kur’an bu ölçüyü şöyle koyar:
“Hâlbuki onlara, dini yalnız Allah’a has kılarak, hanifler olarak O’na kulluk etmeleri emredilmişti.”
(Beyyine, 98/5)
Resûlullah(s.a.v) ise bu ilkeyi şu sözle netleştirir:
“Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî)
İhlas yoksa yapılan iş ne kadar kalabalık, ne kadar görünür ve ne kadar alkışlanırsa alkışlansın, hakikat üretmez.
İslam sosyolojisi; vahiy merkezli, fıtrat temelli ve köklü bir toplum tasavvurudur. Seküler sosyoloji insanı yalnızca biyolojik ve ekonomik bir varlık olarak ele alırken; İslam, insanı ruh–akıl–beden bütünlüğü içinde görür. İslam sosyolojisi dediğimiz şey, işte bu bütünlüğün toplumsal hayata yansımasıdır.
Bugün medyanın dayattığı yapay kimlikler, kültürel yozlaşmalar ve statükonun şekillendirdiği eğitim sistemleri; Müslüman toplumları köklerinden koparmakta, onları yüzeysel ve geçici faaliyetlere mahkûm etmektedir. Bu çalışmalar çoğu zaman uyutucu ve oyalayıcıdır; fakat asla diriltici değildir.
Ne yazık ki İslam’ın medeniyet iddiası; törenlere, anmalara ve folklorik ritüellere sıkıştırılmış durumdadır. Oysa İslam bir kültür objesi değil; hayatı ayağa kaldıran bir çağrıdır.
Resûlullah’ın (s.a.v) hayatı bunun en açık örneğidir. O, Mekke’de yalnızca bireysel ahlak vaazları veren bir din adamı olmadı. Cahili düzenin tüm kodlarını sorgulayan, putları yalnızca Kâbe’den değil zihinlerden de söküp atan devrimci bir önderdi. Kabile asabiyetini yıktı, servet ve iktidar tekellerini dağıttı ve Kur’an’la yeni bir toplum inşa etti.
Gerçekten İslam sosyolojisini inşa etmek istiyorsak, içinde yaşadığımız cahili yapıdan fikren ve ruhen hicret etmek zorundayız. Seküler sistemlerin sınırlarına sığan bir İslam algısını reddetmeden, diriltici bir inşa mümkün değildir.
Bu noktada Sezai Karakoç’un haykırışı hâlâ günceldir:
“Kim çizmiş bu sınırları, dar geliyor, dar geliyor kardeşim…”
Aksi hâlde, batıl sistemlerin izin verdiği alanlarda sahneye çıkan figüranlar olarak kalmaya mahkûm oluruz.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Yaptıklarımız gerçekten diriltiyor mu, yoksa bizi sadece rahatlatan alışkanlıklara mı dönüştü?
Hakiki kurtuluş; İslam’ı folklorik bir kimlik olmaktan çıkarıp, yaşanan ve dönüştüren bir hayat nizamı olarak yeniden inşa etmekle mümkündür. Bu da yalnızca sözle değil; bireysel ve toplumsal örneklikle mümkün olacaktır.
Selam ve dua ile…
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

