Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Engin GÜLTEKİN


MÜLK ALLAH’INDIR YOKSULLUK KİMİN ESERİ?

Engin Gültekin'in "yeni" yazısı...


Modern dünyada yoksulluk, çoğu zaman ahlaki bir duyarlılık meselesi olarak ele alınmaktadır. Ve yardım, sadaka ve hayırseverlik pratikleri üzerinden anlamlandırılmaktadır. 

Ancak bu yaklaşım, yoksulluğu doğuran yapısal nedenleri sorgulamak yerine, sonuçlarla yetinen yüzeysel bir bakışı açısını da beraberinde getirmektedir. Oysa İslam düşüncesi, yoksulluğu bireysel bir kader ya da geçici bir sosyal sorun olarak ele almaz. Onu tevhid, adalet ve emanet bilinci bağlamında ele alan köklü bir toplumsal tasavvura sahiptir.

Bu yazım zülfü yare dokunacaktır belki, ama "Hakkın hatırı alidir." hiç bir şeye feda edilemez. Ya hak konuşacağız yada susacağız. Akif'in dediği gibi; 

"Adam aldırmada geç git! diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!"

Yardım merkezli ahlaki söylemler ile adalet merkezli tevhidî yaklaşım arasındaki farkı görmemiz gerek. Kur’an’ın mülkiyet, servet ve sosyal sorumluluk anlayışını merkeze almalı ve günümüz kapitalist düzeninin eleştirisini yapmalıyız.

Modern toplumlarda yardım faaliyetleri, çoğu zaman mevcut ekonomik ve siyasal düzenin meşruiyet üretim araçlarından biri hâline gelmiştir. Yoksulların ihtiyaçlarının yardım yoluyla karşılanması, kısa vadede insani bir rahatlama sağlasa da uzun vadede yoksulluğu üreten sistemin sorgulanmasını engelleyen bir işlev görmektedir.

Bu bağlamda yardım, düzeni rahatsız etmeyen; aksine onu ayakta tutan bir tampon mekanizmaya dönüşmektedir. İnsanların yardıma muhtaç hâle neden ve nasıl getirildiği sorusu ise çoğunlukla tehlikeli, marjinal ya da ideolojik bulunarak bastırılmaktadır.

Kur’an-ı Kerim, mülkiyet meselesini modern anlamda bireysel haklar çerçevesinde değil, emanet ve sorumluluk ekseninde ele alır.

Zâriyât Sûresi 19. ayet bu yaklaşımın temel referanslarından biridir:

“Onların mallarında isteyenin de istemeyenin de hakkı vardır.”

Bu ayet, yardımın bir lütuf değil, hak olduğunu açıkça ortaya koyar. Servetin sahibi insan değil; mutlak anlamda Allah’tır. İnsan ise bu servetin emanetçisidir. Dolayısıyla zenginlik, bir ayrıcalık ya da kişisel başarı göstergesi değil; ağır bir imtihan ve toplumsal sorumluluk alanıdır.

İslam'daki bu anlayış, seküler, modern, ve kapitalist sistemin mülkiyet tasavvuruyla köklü bir çatışma içindedir. Kapitalizm, mülkü mutlak bireysel hak olarak tanımlarken; Kur’an ise mülkü toplumsal adaletle sınırlı bir emanet olarak konumlandırır.

İslam’da sadaka, zekât ve infak kavramları, bireysel erdem göstergeleri olmaktan öte, toplumsal adaletin inşasına yönelik araçlardır. Ancak bu araçlar, sistemsel eleştiriden koparıldığında, anlamını ve dönüştürücü gücünü yitirmektedir.

Tevhid inancı, yalnızca Allah’ın birliğini kabul etmek değil; aynı zamanda insanların insanlar üzerindeki tahakkümünü reddetmek anlamına gelir.

Hz. Ömer'in(r.a) "Anasından hür doğanları ne zamandan beri köleleştiriyorsunuz?" sorusu da mezkûr anlamı onaylar.

Bu nedenle biz tevhidi ekonomik ilişkilerden, siyasal yapılara kadar uzanan bütüncül bir adalet çağrısı olarak anlıyoruz.

Bu bağlamda İslam, yalnızca düşmüşleri ayağı kaldırmayı değil; yoksulu ayakta tutmayı temel gaye edinmiştir. İslam’ın asıl hedefi yoksulluk üreten yapıları ortadan kaldırmayı hedefler. Yardım, bu hedefe hizmet ettiği sürece anlamlıdır; aksi hâlde zulmü örtbas eden bir vitrine dönüşür.

Şimdi bazı okuyucular yeniden İslam'ı okuyup anlama ve öğrenme yerine, paradoks içinde olan ve İslam'a uymayan veya yanlış yapan müslümanlara bakacak ve onları bize menfi örnek olarak vereceklerdir.

Oysa Müslüman toplumlar İslam'ı gerektiği gibi yaşamıyorlar. Yaşamadıkları gibi bir de çelişki içindedirler 

Bugün Müslüman toplumlarda yaygın olan çelişkilerden biri, yoğun yardım faaliyetlerine rağmen adaletsiz sistemlerin sorgulanmamasıdır. 

Sadaka kültürü canlıdır; ancak servet birikiminin ahlaki ve tevhidî sınırları neredeyse hiç tartışılmamaktadır.

Bu durum, İslam’ın dönüştürücü mesajının bireysel hayırseverlik düzeyine indirgenmesine ve toplumsal adalet idealinin törpülenmesine yol açmaktadır. Oysa Kur’an’ın çağrısı, bireyi aşan, toplumu kuşatan ve sistemi dönüştürmeyi hedefleyen bir çağrıdır.

Yardım etmek, ahlaki bir sorumluluktur; ancak adalet tesis edilmeden yapılan yardımlar, kalıcı bir çözüm üretmez. İslam düşüncesinde esas olan, yardımı gerekli kılan şartları doğuran ekonomik, siyasal ve kültürel tahakküm mekanizmalarını ortadan kaldırmaktır.

Bu nedenle mesele hayırseverlik değil; tevhid temelli bir adalet tasavvurunun yeniden inşasıdır. Yardımı alkışlayan fakat adaleti susturan her düzen, İslam’ın ruhuyla değil; zulmün sürekliliğiyle ilişkilidir.

 

Selam ve dua ile...

 

Engin GÜLTEKİN

Eğitimci-Yazar-Sosyolog

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR