ZEYNEP KILIÇ

Tarih: 20.02.2023 18:30

Mülk Allahındır

Facebook Twitter Linked-in

Modern kültür bizi tepeden tırnağa kuşatsa da hamurumuz maneviyat ile yoğrulmuştur. Yürüdüğümüz, kaldığımız sokakta, geçtiğimiz caddede genel itibari ile karşılaşırız evlerin hanelerin üzerinde ‘mülk Allah’ındır yazısını. Bu yazılar bize mutlaka birer mesaj vermek içindir sadece süs olsun diye değildir. Kapitalist sistemin temel nüvesini oluşturan sermaye (anamal) ne kadar özel mülkiyete, bireyselliğe vurgu yapsa da İslam zekât, fitre, sadaka gibi vergi ve yaptırımlar ile malın sadece zenginler arsında dönen bir sermayeye dönüşmesine engel olmuştur. İslam bu yönü ile hem kapitalist ekonomik sistemin hem de sosyalizmin ötesinde sistemler üstü bir sistemdir. Dolayısıyla İslam bu sistemlerin mukalitçisi olamaz. Aynı şekilde sadece taşınır mallar eşyalar değil, gayri menkuller de (nakledilemeyen mallar) yer, mekân tüm emlak da mülk Allah’ındır.

Resulullah’ın hicretinden önce Medine’deki Evs ve Hazrec adlı iki kardeşe atfen bu isimlerle anılan meşhur iki Arap kabilesi arasında derin ihtilaflar yaşanmıştı. Bu kabileler Yemen tarafından buraya göç edip yerleştiklerinde uzun bir süre oradaki Yahudilerin hakimiyeti altında yaşamışlar, yaklaşık 492 yılında bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından Yahudilerin kışkırtmalarıyla birbirlerine düşüp Arap tarihinde benzerine rastlanmayan bir çekişme ve savaş süreci içine girmişlerdi.  Bu savaşların en şiddetlisi de Hz. Peygamber’in hicretinden beş yıl kadar önce yapılan ünlü Buas savaşıydı. Bu savaşın ardından bir durulma süreci başlamış ve Medine’de siyasi bir birlik oluşturulması ve başına Hazrec kabilesinin reisi Abdullah b. Übey b. Selulün getirilmesi hususunda bir mutabakat oluşmuştu. Hatta Resulullah’ın gelişinden kısa bir süre önce Abdullah’a giydirilecek kraliyet tacının yapımı için Medineli sanatkarlara sipariş bile verilmişti. İşte Hz. Peygamber’in buraya hicret edip yerleşmesi bu projenin sonuçsuz kalmasına yol açtığı için Abdullah b. Übeyy’in Resulullah’a ve Müslümanlara duyduğu kin ve husumet hiçbir zaman dinmemiştir. Abdullah, Bedir savaşından sonra Müslüman olduğunu açıklamış ama her fırsatta bir taraftan iki kabile arasında kardeş kavgaları çıkartmaya hem de Mekke müşrikleri ile Medine civarındaki Yahudi kabileleri ile gizli temas kurup Müslümanlar aleyhine türlü entrikalar çevirmiştir.

Münafıkların başı Abdullah bin Übeyy’in de aralarında olduğu münafıklara atfen: Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:

Ve şöyle diyorlar, ‘Hele bir Medine’ye dönelim o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak. Hâlbuki ki asıl güç ve izzet Allah’ındır, resulünündür, müminlerindir, fakat münafıklar bunu bilmezler.’ (Münafikun suresi 8. ayet)

Hâkim kanaate göre bu sure Müreysi seferi (diğer adıyla Beni Mustalik seferi) esnasında meydana gelen şu olay üzerine inmiştir. Bu seferden dönüleceği sırada biri Muhacir diğeri Ensar yanlısı iki adam arasında su yüzünden bir kavga çıktı. Bir rivayete göre muhacir tarafından olan Hz. Ömer’in ücretlisi Cehcah b. Said adlı bedevi, Ensar tarafından olan ise Abdullah bin Übeyy’in kabilesi ile aralarında antlaşma bulunan Cühenilerden Sinan b. Yezit idi. Biri Ey Ensar yetişin diye diğeri de ey muhacirler yetişin diye kendi taraftarlarını yardıma çağırdılar. Resulullah bunu işitince onları yatıştırdı. Yaptığı etkili konuşmada bu tür bölücü sloganlardan hoşnut olmadığını ve bunun cahiliye geleneği olduğunu da belirtti. Olay Abdullah b. Übeyy’in kulağına gidince hemen bunu fırsat bilip Müslümanlar arasında tefrika çıkarmaya yeltendi. Kendi kavminden olanlara şöyle dedi: bunlar (muhacir) bizim beldemizde bize kafa tutuyor, üstünlük taslıyorlar. Onlarla bizim durumumuz   köpeğini semirt seni yesin sözündekine döndü. Hele bir Medine’ye varalım göreceksiniz ki   güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak. Aslında bunu kendiniz yaptınız onlara beldenizde yer verip imkanlarınızı paylaştınız. Muhammed’in yanındakilere yardım etmeyin ki dağılıp gitsinler.

İnsanoğlunun yeryüzünde tüm kavga, dövüş hikayesi de hak-batılın savaşı, üstünlerin, egemenlerin, mustazaflar (zayıf olanlar) üzerindeki tehdit savurma ve tahakküm kurma istekleridir. Orası senin burası benim kavgasında çoğunlukla yanılgı ve yenilgi içerisinde olabilen insan nihayetinde eşi, benzeri ve şeriki olmayan üçüncü bir tekil kutsi varlıkla devre dışı bırakılır ve mülkün de hakimiyetin de yalnız ve yalnız kendisinde toplandığını tüm delil ve ispatlarıyla meydan okuya okuya ilan eder. Nitekim yaşadığımız asır da tarihin tekerrür ettiği bir asrın ta kendisidir. Yaşanan büyük dünya savaşları akabinde etkisi yedinin üzerinde olan artçı savaşlar ve onun getirdiği tahribatlar… Bu tahribatların devletleri hallaç pamuğu gibi dağıtmasıyla, insanları göçe zorlayıp yerinden yurdundan etmesi ile aslında yine tarihi bir tekerrürle muhacirler yerinden yurdundan çıkanlar (ki bu Allah’ın emri doğrultusunda Resullulah’ın da bir sünnetidir) ve burada yerleşik olan halk, kapılarını açıp Ensar olup yardım edenler diye iki sınıf insanı doğurmuştur. Bu iki sınıftan ilki yani göçe, hicrete zorlanıp Allaha iltica edenler genel itibarıyla daha çok toplumsal alt tabakayı oluşturur. Evet bunların göçe zorlandığı yer ve mekanlarda adaptasyon süreçleri boyunca hem kendilerini etkileyecek hem de üst sınıfı oluşturan yerleşik halkları, vatandaşları da etkileyecek zor durum ve olaylar elbette ki yaşanacaktır.  Fakat nihayetinde bu iki ayrı sınıfın çekim gücünde yepyeni bir toplumun inşası da gözlerden kaçan işin en nirengi halidir. Biz depremleri afetleri yaşamadan önce tarihin şahitlik edeceği büyük fedakarlıklara fedailik yaptık. Etrafımızda ateş çemberinden oluşan savaşlardan kaçan milletlere, halklara defalarca kapımızı açtık ve bundan hiçbir zaman zararda kalanlardan olmadık. Fakat yaşadığımız depremlerden, afetlerden önce mülteci sorunu ile ilgili siyasi mülahazalarda, siyasi vaatlerin içinde bu yukarda asrı saadetteki zikrettiğimiz olayın benzerini hatırlatacak olaylarla göçmenlere karşı tehdit savurmalar da almış başını götürmüştü. Yok onların ne işi var burada, yok biz iktidara muktedir olduğumuzda onların hepsini deport edip yurtlarına geri göndereceğiz, yok rahatımız kaçırdılar ve dahası… Fakat kaderimizin aynı biçildiği fay hatları, depremler bile bir olduğumuzu, birlikte yaşayıp, birlikte öldüğümüz gerçeğini değiştirmedi. Ancak tek farkımız tüm dünya bizi en gelişmiş imkanlarla enkazlardan kurtarmaya koşarken onlar yine kendine özgü ilkel yol ve yöntemleri ile kurtulmaya çalışanlar kurtuldu, kurtulmayanlar kendi kaderlerine ölüme terkedildiler.

 

Deki Allah’ım Mülkün sahibi sensin mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın. Dilediğini yükseltirsin, dilediğini alçaltırsın, senin elindendir hayr, sensin her şeye gücü yeten. (Ali İmran, 26)

Kehf Suresinden anladığımız ve aldığımız ders miktarınca her imtihan sonucunda yeniden fark ediyoruz ki maddiyatın insanın elinin kiri kadar bir ehemmiyeti olduğunu gelip de gittiğini. Hatta ve hatta sadece mal değil evlad-u iyalin de birer imtihan olduğunu. Malların ve oğulların hayatın ziyneti, süsü olduğu salih bakiyenin ise Rabbimizin katındaki hayr ile hasenat olduğunu anlıyoruz. Bu hayra vasıl olabilmek için yine Allah (c.c) bizi çeşitli şekillerde imtihana tabi tutuyor. And olsun ki sizleri biraz korku, biraz açlık, mallardan canlardan ve meyvelerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele (Bakara, 155).  Rabbim; sabrımızı, sebatımızı, artırsın. Ayaklarımızı, altımızdan kayıp giden zaman ve mekân üzerinde, kendi dini üzerinde sabit kılanlardan eylesin.

 

Kaynakça:

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/M%C3%BCn%C3%A2fik%C3%BBn-suresi/5189/1-8-ayet-tefsiri

 

Kaynak: Farklı Bakış


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —