Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Engin GÜLTEKİN


MEZOPOTAMYA SÜRGÜNÜ

Engin Gültekin'in "yeni" yazısı...


Tarih bazen bir kelimenin, bir cümlenin içine saklanır. Bir coğrafyanın adı değiştiğinde sadece haritalar değişmez; zihinler de yeniden şekillendirilir. Anlayışlar değişir. Bir zamanlar insanlığın medeniyet beşiği olarak bilinen Mezopotamya, modern çağda başka bir isimle anılmaya başlandı: Orta Doğu.

Bu isim değişikliği ve değişim masum bir coğrafi tercih değildi. Bu, yön tayin etme hakkının Müslümanlardan alınmasıydı. Çünkü “Orta Doğu” demek, dünyayı Avrupa merkezli okumaktır. Bir başka ifadeyle emperyalizmin haritasına göre konumlandırılmaktır.

Böylece Mezopotamya’nın kendi tarihi, kendi ruhu ve kendi merkezi yok sayıldı.
Oysa Mezopotamya sadece bir toprak parçası değildir. Dicle ve Fırat arasında yükselen bir medeniyetin adıdır.

Allah'ın elçilerinin ayak izlerinin, insanlığın ilk şehirlerinin ve kadim hikmetin coğrafyasıdır.
Fakat modern çağda bu coğrafya sürgüne gönderildi.

Coğrafya sürgün edilir miydi? Sürgün edilen şey toprak değil, ruh oldu.

Emperyalizm bu coğrafyaya sadece sınırlar çizmedi; aynı zamanda zihinsel bir harita da dayattı. Bu haritanın mimarlarından biri olan Lawrence, Arap çöllerinde dolaşırken aslında bir medeniyetin damarlarına ayrılık tohumları ekiyordu. Aynı dönemde çizilen yapay sınırlar, daha sonra Sykes-Picot anlaşması ile kalıcı hale getirildi.
Böylece ümmet parçalandı, coğrafya parçalandı, zihinler parçalandı.

Fakat asıl trajedi şuydu: Ümmet bu isimlendirmeyi sorgulamadı. “Orta Doğu” dedi ve geçti. Oysa her isim bir bakış açısıdır. Her kavram bir dünya görüşü taşır. Tarif etmezseniz tarif edilirsiniz.

Bugün Mezopotamya'da yaşanan gerilimler, savaşlar ve cepheleşmeler sadece devletlerin mücadelesi değildir. Bu, aynı zamanda bir anlam savaşının sonucudur.

Bugün dünyada konuşulan ve yaşanılan Amerika, İsrail ve İran arasında devam eden savaş sadece çatışma eksenli değil aynı zamanda konum ve yön eksenlidir. Bu savaşı sadece iki devletin güç mücadelesi olarak okunursa eksik kalır. Çünkü bu coğrafyada her savaşın arkasında tarih, mezhep, ideoloji ve emperyal hesaplar iç içe geçmiştir.

Fakat bütün bu gürültünün içinde başka bir şey daha doğuyor.
Mezopotamya’nın sürgün edilen ruhu yeniden uyanıyor.

Bu uyanış ne dört mezhebin dar kalıplarına sıkışmış bir din anlayışıdır, ne de dini araçsallaştıran siyasi maskelerin İslam’ıdır. Bu uyanış, halkların kardeşliğiyle yoğrulmuş bir İslam kardeşliği bilincidir.

Bu bilinç, emperyalizmin çizdiği haritalara göre değil, ümmetin vicdanına göre kendine yön tayin edecektir.

Bugün maskeler düşüyor.
Tarihin sayfalarında gördüğümüz figürler yeniden karşımıza çıkıyor. Güç karşısında hakikati satanlar, zulme sessiz kalanlar, iktidar için dini araçsallaştıranlar dün nasıl vardıysa bugün de var.

İslam tarihinin ilk büyük kırılmaları olan Cemel Vakası, Sıffin Savaşı ve ardından gerçekleşen Hakem Olayı, İslam dünyasında siyasi ve mezhebi ayrışmaların başlangıç noktaları oldu.

Bu süreçte özellikle Mezopotamya coğrafyası, farklı düşünce ve güç odaklarının şekillendiği bir merkez haline geldi. Tarih boyunca bu coğrafya; Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlı Devleti gibi büyük İslam devletlerinin siyasi ve kültürel etkisiyle yeni eksenler kazandı. Ancak Mezopotamya’nın tarihsel ve kültürel ağırlığında İran havzasının etkisi de her zaman belirgin bir yer tutmuştur.

Bu tabloyu bir medeniyetler çatışması olarak okumak yerine, İslam’ın ortak paydasında farklı kültür ve coğrafyaların oluşturduğu bir medeniyet ittifakı olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Bununla birlikte, başlangıçta hilafet anlayışı üzerine kurulan İslam siyaseti zamanla saltanat modeline dönüşmüş; modern dönemde ise bu miras farklı ideolojik yorumlarla “siyasal İslam” tartışmaları içinde yeniden şekillenmiştir.

Tarih bize şunu da öğretir: Hakikat bazen uzun süre susar, fakat tamamen yok olmaz.

Bugün Mezopotamya’nın sürgün edilen ruhu yeniden kendi vatanına dönüyor. Bu dönüş bir siyasi proje değil, bir bilinç uyanışıdır.

Bu bilinç ne Batı’nın çizdiği haritalarla yetinir ne de mezhep duvarlarıyla kendini sınırlar. Bu bilinç, ümmetin parçalanmış hafızasını yeniden bir araya getirme arayışıdır.
Belki de bugün yaşadığımız bütün sarsıntılar bu yüzden yaşanıyor.

Çünkü sürgündeki ruh geri dönmeye karar verdiğinde, önce maskeler düşer.
Sonra hakikat konuşur.
Ve Mezopotamya yeniden hatırlar:
Kendisi aslında Orta Doğu değil, bir medeniyetin kalbidir.

Selam ve dua ile...

Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR