Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Ali BULAÇ


KURUMSAL SÜNNİLİĞİN REHBERİ: MUAVİYE (1)

Ali Bulaç'ın "yeni" yazısı...


Mevcut durumda İslam ümmetinin birlik halinde küresel emperyalizme ve onun kirli işlerini gören  Siyonizm’e karşı koyması imkansız değilse de, en azından şimdilik hayli zor görünmektedir. Bölgemizde tarihin en şiddetli savaşı kendi ifadeleri ile Haçlı Hıristiyan Amerika ve Siyonist Yahudi İsrail ile İran İslam Cumhuriyeti ve müttefikleri Lübnan Hizbullahı ve Yemen Zeydi Ensarullah arasında sürerken, neredeyse Sünni dünya (Hamas ve Afganistan İslam Emirliği hariç) resmen ve fiilen Haçlılar ve Siyonistler safında yer almış bulunmaktadır.

Bu utanç verici durumun birden fazla sebebi var. Sebeplerden biri İslam’ın doğuşunu takip eden ilk asırda vuku bulan olaylar, bu olayların derin etkisi altında oluşan olgulardır. Siyasi rekabet ve mücadeleler sadece Müslümanların kelami kabullerini belirlemekle kalmadı, bugünü de derinden etkileyen kötü bir miras olarak intikal etti.

Benim bir tarih görüşüm/felsefem ve tarihsel olayları anlamaya ve açıklamaya çalışırken takip ettiğim yöntemim (tarih usul) var. Bakış açımdan olaylar karşısında tarafsız değilim, varlık aleminde tarafsız, tamamen nötr bir alan yok ki sosyo-politik hayatımızda olay ve olgular karşısında tarafsız, nesnel, değerden bağımsız davranalım. Tarafsız değilim, ama elimden geldiğince olayları belirleyen ve etkileyen faktörleri doğru anlamaya gayret edip adil olmaya çalışıyorum. Bu, referansım olan Kur’an’ın “adil şahitlik” ilkesine sıkı sıkıya riayet etmeyi gerektirir (5/Maide, 8).

Sünni, Selefi, laik vs. halkı Müslüman ülkelerin bu gurur kırıcı tutumun tarihi kaynaklarına indiğimiz zaman, ilk asır Müslümanlarının yaşadığı tecrübe karşımıza çıkar, bunun da belirleyici iki aktörü Hz. Ali ile Muaviye arasında süren dramatik savaştır. O günden bu yana ümmet iki ana akıma ayrılmış bulunmakta, söz konusu ayrımda Muaviye başrol oynamaktadır.

Beni Ümeyye ve banisi Muaviye’nin Müslüman siyaset düşüncesi üzerinde kurduğu blokajın yıkıcı etkilerini bugün de fazlasıyla yaşıyoruz. Eğer Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’i sevmek imandandır diyen ümmet, çürük ve sahte malzeme ile bir siyaset modeline ram olduysa bunun sebeplerinden birini burada aramalıdır. Tarihsel pratiği ve bugün süren anlayışa göre ümmet iktidarı Muaviye’ye, muhalefeti Ali ve Hüseyin’e verdi, ama Ehl-i Beyt’e reva görülen zulüm ve cefaya da karşı çıkmadı; zulme ve haksızlığa karşı çıkmayanlar Amerikan emperyalizmine ve Siyonizm’e karşı çıkabilir mi?

Muaviye resmi toplum tarafından kurumsallaşmış Sünniliğin her dönemde korunan sosyo-politik rehberidir. Sünni dört mezhebin kurucu imamları ise Muaviye’ye azıcık bir prim vermedikleri halde, Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik ve Ahmet ibn Hanbel amelde-fıkıhta Sünni, sosyo-politik ve itikatta Şiatu Ali’dirler, ileride buna değinmeye çalışacağım, inşallah.

Ashaba ve Ehl-i Beyt’e Sebbetmek

Geçen yazıda bugün Haçlı Hıristiyan Amerika ve Siyonist Yahudi İsrail’e karşı amansız savaş veren, ödediği ağır bedellere rağmen askeri ve moral/ahlaki üstünlüğü elinde tutan İran’ın, İslam dünyası ve bilhassa Sünni havzalar üzerinde bırakması muhtemel moral ve politik etkisinden endişelenen bazı kişi ve grupların mezhep ayrılıklarını gündeme getirdiklerine değinmiştim.

Hep birlikte küffara karşı cihat etmek gerekirken emperyalist ve Siyonist canavarın karşısında kardeşlerini yalnız bırakanlara yazıklar olsun! Arun aleyküm!

Sünni fıkhi ve kelami ekollerin meşruiyetine dayandıklarını iddia edip Şiiliği neredeyse İslam dairesinin dışına çıkarmaya çalışanların öne sürdükleri yegane dişe dokunur argüman, bazı müfrit Şiilerin ashaba, özellikle ilk üç halifeye ve Hz. Aişe’ye zem ve sebbetmeleri, dil uzatmalarıdır. Ben de bunun çirkin bir fiil, sebbedeni ağır günah ve cürüm altına sokan tehlikeli bir tutum olduğunu söyleyip teyit ettikten sonra, eğer bir Müslüman grubu ağır bir şekilde yargılamak için sahabeye zem ve sebbetmek yeterli bir delil ise, bu ağır cürmü ilk işleyenin Muaviye olduğunu yazmıştım. Öyledir!

Esasında bugün utanç içinde Amerika ve İsrail yanında yer alanların Muaviye de umurlarında değil, onu da “sahabe, hadisler, vahiy katibi” vs. argümanlarla araçsallaştırıp zelil konumlarına meşruiyet tedarik etmeye çalışıyorlar.

Böyle de olsa, Muaviye konusunu ele almakta fayda var.

Muaviye cebr-u hile ile hilafet makamını ele geçirdikten sonra cami minberlerinde Ehl-i Beyt’e sebbetme bid’atını başlatmış, Allah’ın evinde işlenen cürüm 40 sene, Ömer bin Abdülaziz’in halife olduğu tarihe kadar devam etmiştir ki, bizim raşit halife kabul ettiğimiz Ömer bin Abdülaziz’in yaptığı radikal reformlardan biri Ehl-i Beyt’e sebbetmeyi yasaklaması, Cuma hutbesinin sonunda Nahl Suresinin 90. ayetinin okunmasını emretmesidir (h. 99/m. 717). Bu bid’at-ı hasene halen devam etmektedir.

Muaviye’yi yüceltip savunanlar, onun aslında Ehl-i Beyt’e sövüp sövdürmediğini, hafifçe hakeret ettiğini öne sürmektedirler. Öyle değil.

Arapça “sebb” kelimesinin üç anlamı var: Hakaret/aşağılama, küfür, sövgü. Her üç anlamda kullanıldığında muhatabın izzet ve şerefini, şahsiyet ve itibarını, vakar ve haklarını hedef alır. Muaviye’nin Cuma hutbesinde emrettiği sebb her üç anlamda da kullanılmıştır. Üç anlamıyla da sebb Ehl-i beyt’e (Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin) küfür, sövgü ve hakarettir; Muaviye, kendisiyle yetinmediği gibi baliğleri milyonlara varan cami cemaatine de bu ağır cürmü işlettirmiştir. Bana sorarsanız, Muaviye “Ehl-i beyt” kalıbını kullanarak sebbeti ve sebettirdiyse Hz. Aişe ve diğer Peygamber eşlerine de sebbetmiştir. Zira genel olarak Ehl-i sünnet tefsircilerine göre Ehl-i Beyt’in mutahhar olduğunu belirten Ahzab, 33. ayet Hz. Aişe ve diğer annelerimiz olan Efendimiz’in eşlerini de kapsamaktadır (Bkz. Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, V. 456/472).

Muaviye’nin bu ağır cürmünü elinden geldiğince hafifletmeye çalışan zatlar, kaynaklarla öylesine oynamaktadırlar ki Hz. Peygamber’in yüzükoyun toprak üzerinde yatan Hz. Ali’ye “Ebu Turab (Toprağın babası)” şeklinde hitabını dahi “sebb” saymaktadırlar.

Hayır, Efendimiz kimseye ağır söz söylememiş, küfredip sövmemiştir. Öyle ki “Selam” yerine “es-sem (zehir)” diye Hz. Peygamber’e karşılık veren bir Yahudiye Hz. Aişe’nin sövüp saymasına izin vermemiş “Sen de ve aleyküm (söylediğin senin üzerine olsun)” demesini buyurmuştur. Hz. Peygamber’in ihtiram, edeb ve ahlakı ile Muaviye’nin cürmü nasıl bağdaşlaştırılabilir? Şöyle buyurmuştur: ““Mümin kişi, insanların şerefine saldıran, lânet okuyan, çirkin konuşan ağzı bozuk kişi değildir” (Tirmizî, “Birr”, 48). ” Cahiliye döneminde hayli küfürbaz olan Cabir bin Süleym’e küfr ve sövgüyü yasaklamış, o da vefatına kadar sadece insanlara değil, hayvanlara da sövmemiştir. Hz. Peygamber (s.a.), ölülere dahi sövmeyi yasaklamıştır, bu yasağa sahabileri, zamanı, rüzgarı, hastalığı ve hayvanlara sövmeyi de dahil etmiştir.

Bu konu üzerinde yoğunlaşan Müslüman bilginler, üstü kapalı, ima yoluyla yapılan sövgüyü de yasak/haram sövgü gibi telakki etmişlerdir. Muaviye’nin sebbine ne Kur’an’dan ne Sünnet’ten delil var!

 

Kaynak: mirat haber

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR