İktidarlar toplumun hangi değerle hizalanması gerektiğini bir komutla yukarıdan aşağıya dizayn etme çabası içindeler.
Dün “Türküm, Doğruyum, Çalışkanım” söylemiyle kurulan homojen toplum hayali, bugün yerini ritmik bir ilahi melodisiyle pekiştirilen muhafazakar bir ortak hafıza inşasına bırakmıştır.
Dün bu komut askeri bir disiplinle (andımız) verilirken, bugün daha pop-kültürel ve dini bir tınıyla (Kabe’de hacılar hu der) veriliyor.
Her iki durumda da okul, eğitimden ziyade bir kültürel fetih olarak araçsallaştırılıyor.
İktidar rıza üreterek gündelik hayatın içine sızarak gücünü tahkim etmek istiyor.
Geçmişte ‘andımız’ ve ‘askeri marşlar’ üzerinden kurulan ulus devlet politikası yerine bugün ‘Kabe’de hacılar’ ilahisi gibi pop-ilahi formlar üzerinden kurulan muhafazakar kimlik propagandası yapılıyor.
Dini sembollerin gündelik yaşamın parçası haline getirme girişimi aslında iktidarın kendi değerlerini toplumun genel değeri haline getirme girişimidir.
Andımız disiplinli ve zorunluydu. Mevcut ilahi ise ‘eğlenceli ‘, ritmik ve viral bir yapıya sahip.
1933 yılında Milli Eğitim Bakanı olan Raşit Galip tarafından kaleme alınan ”Türküm, doğruyum, çalışkanım“ sözleriyle başlayan metin şöyle devam ediyordu: “Yasam küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, ulusumu özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek ve ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.”
Çocuklar 80 yıl boyunca bu andı okudular. Ulus devleti kutsayan, tüm etnisiteleri Türk varlığına armağan eden ırkçı bir metindi. Toplumu kutuplaştırmaktan başka bir işlev görmedi.
Dün Türk olamayanlar dışlanırken bugün ise laik-seküler kesimin dışlanma riski var.
Bir grubun kültürünü tüm topluma norm olarak dayatmak toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir.
Bir ilahinin okul teneffüslerinde yüksek sesle çocuklara oyun havası tarzında bir müzik parçası gibi kullanılarak dinletilmesi, taşıdığı dini ve manevi havayı gölgede bırakmaktadır. Dini gelenekte ilahi, öncelikle maneviyat dili olarak görülür. Bu sebeple gösterişten uzak sadelik içinde icra edilmesi beklenir.
İslam tasavvufu geleneğinde musiki önemli bir yere sahip. Gösterişten uzak ve sözlerin anlamını gölgelemeyecek sadelik içinde icra edilmesi esastır. Müzikal performanstan çok sözün taşıdığı inanç ve duygu dünyasını dinleyicilere aktarmayı amaç ediniyor.
Tasavvuf geleneğinde ilahi bir “hal” ve “huşu” meselesidir. Belli bir edep (adap) ile dinlenir.
Bir ilahiyi, çocukların koşuşturduğu, gürültünün hakim olduğu bir teneffüs ortamında “arka plan müziği” veya “zaman uyarıcı” (zil) olarak yerleştirmek o eserin taşıdığı kutsal içeriği mekanik bir sinyale indirger.
“Hacılar Mekke’de hu çeker” ilahisi bir eğlence unsuru olarak söylenmesi İslam tasavvufundaki ‘zikir’ ritüelinden uzaktır.
Dini içeriği, estetik bir derinlikten ziyade tüketim malzemesi haline getirmiştir. Sosyal medya görünürlüğü sağlamak, her ortamda aynı üslupla icra edilmesi ciddi problem doğuruyor.
Okul koridorlarında yankılanan ilahi melodisi, sanılanın aksine dindar bir nesil inşasına değil, dini sembollerin popüler kültür içinde sıradanlaşmasına hizmet eder.
Sivil alanda (Berber, lokanta veya bir kuyumcu dükkanı) eğlence formunda rağbet görmesi, reklam aracı olarak kullanılması onu kamusal alana taşımayı gerektirmez.
İlahi, alkış toplamak, tık almak için değil manevi iklimi zenginleştirmek için yorumlanır.
İktidar blokunun popüler olan bu ilahiyi halkın gerçek değerinin yankılanması olarak değerlendirmesi tabanını konsolide amaçlı olarak yorumlanabilir.
Halkın kendiliğinden bulduğu bir neşe olarak sunuluyor. Bir ideolojik dayatmayı ‘demokratik bir tercih” gibi makyajlıyor.
Muhafazakar kitle, yıllarca okullarda kendi kimliğine ait olmayan sembollerle büyüdüğünü düşünüyor. Şimdi o koridorlarda bir ilahi melodisinin yankılanması, kitlede ‘nihayet biz kazandık’ duygusu yaratıyor.
Ayrıca toplumsal sorunlara bir perde gibi çekilirken itirazlar ‘milli ve manevi değerlere saldırı’ etiketiyle etkisizleştiriliyor.
Öte yandan Arnavutköy’de Necip Fazıl Kısakürek İmam Hatip Orta Okulu’nda muhtemelen marjinal bir gruba mensup bir kişinin (öğretmenin) askeri bir nizam içinde çocuklara buyurgan bir tonda cihadı çağrıştıran “şirk”, “bidat”, “şehadet” kavramlarıyla ve yemin formunda slogan attırması bir alternatif andı çağrıştırıyor.
Eğitim pedagojik bir süreçten çıkıp “ideolojik seferberlik alanına” dönüştürme niyeti taşıyor.
Ayrıca çocuklar, dini inancı barış ve ahlak eksenli değil, çatışma ve savunma hattıyla eşleştirme riskini barındırıyor.
Okul tüm inanç mensuplarının çocuklarını olduğu bir kurum. Farklılıkların bir arada eşit ve güven içinde eğitim gördüğü bir mekan.
Eğitim kurumları çocukları bir kalıba sokma yerleri değil, ona kendi yolunu çizebilme yeteneğini kazandırmakla yükümlüdür.
Burada çocuğun sosyal ilişkilerinde kendisinden olmayanı ‘hasım’ olarak görmesine yol açabilecek bir psikolojik altyapı oluşturuluyor.
Okul, çocukların farklılarla bir arada yaşama kültürü edindiği yer olmalıdır.
Devlet kendisine emanet edilen çocukların radikal ideolojilere kapılmasına geçit veremez, vermemelidir.
Bu tarz “münferit” gibi görünen hadiseler iktidar tarafından yüksek sesle itiraz edilmezse ideolojik doz artırılarak devam eder.
Sonuç olarak dünün ‘Andımız’ı ile bugünün ‘Cihad andı’ arasındaki tek fark ideolojidir. Her ikisi de çocukları bir propagandanın nesnesi haline getiriyor.
Kaynak: h24hbr.com

