Ramazan ayı, insanın kendi içine doğru yaptığı en uzun yolculuktur. Bu ayda insan, başkalarını yargılamadan önce kendine bakmayı öğrenir. Dilini tutmayı, kalbini yoklamayı, nefsini hesaba çekmeyi öğrenir. Oruç, sadece aç kalmak değildir; oruç “içimizdeki kötülüğü aç bırakmaktır.” Fakat ne yazık ki bazen aç kalan midemiz değil, vicdanımız oluyor. İşte tam da bu yüzden bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: “Biz gerçekten kime yenildik?” Karşımızdakine mi, yoksa kendi kötü yanımıza mı?
Kur'an-ı Kerim’de geçen bir sahne vardır ki insanın içini titreten cinsten. Rabb’imiz şöyle buyurur: “Size ayetlerim okunurdu da onları yalanlardınız değil mi?” Onlar ise şöyle cevap verirler: “Rabb’imiz! Kötü yanımıza yenildik; biz sapkınlar topluluğu olduk.” (23/Mü’minûn, 105-106). Bu ayet, bir itirafın ayetidir. Bu ayet, geç kalmış bir pişmanlığın ifadesidir. Bu ayet, insanın en büyük yenilgisinin dışarıda değil, içeride olduğunu haber verir.
Bugün biz o büyük hesap sahnesinde değiliz belki. Ama küçük hesaplarımızın, günlük öfkelerimizin, hasetlerimizin, ideolojik körlüklerimizin içinde benzer bir cümleyi kurma tehlikesiyle karşı karşıyayız. Çünkü ayetler sadece inkârcılara değil, her çağın insanına konuşur. Ayetler okunuyor. Hakikat söyleniyor. İyilik hatırlatılıyor. Peki biz ne yapıyoruz? Dinliyor muyuz, yoksa kendi kötü yanımızın sesini mi tercih ediyoruz?
Son günlerde hemşehrimiz Celal Karatüre’nin seslendirdiği: “Kabe’de Hacılar Hu Der Allah” ilahisi toplumda öylesine güçlü bir karşılık buldu ki bunu görmemek için insanın gözünü kapatması gerekir. Çarşıda yürürken bir dükkândan yükselen nağme, pazarda alışveriş yapan bir annenin mırıldanışı, stadyumlarda taraftarlarca söylenmesi, okul yolunda kendi kendine söyleyen bir çocuğun sesi… Evlerde, arabalarda, sosyal medyada aynı sözler. Bu eser ülke sınırlarını aştı, dünyanın farklı coğrafyalarında yankılandı, farklı dillerde paylaşıldı, hatta Müslüman olmayan insanların dahi diline dolandı. Bir ilahi, sadece bir beste olmaktan çıktı. Ortak bir duygunun tercümanı hâline geldi.
Ramazan’ın ruhu tam da budur aslında. Kalplerin aynı istikamete yönelmesi. Farklı hayatlar yaşayan insanların aynı kelimede buluşması. “Hu” deyince içimizin ürpermesi. “Allah” deyince gözlerimizin dolması. Bu ilahi, insanları Allah adında buluşturdu. Fakat ne zaman milletin kalbinden yükselen bir ses güçlenirse bir yerlerde birileri bundan rahatsız oluyor.
İslami değerlerin yanında durmayı bir türlü beceremeyen muhalif siyaset yine şaşırtmadı. Oruç tuttuklarını, Cuma namazına gittiklerini, kendilerinin de Müslüman olduklarını dile getirenler ki bunlar şeriatın gerekleridir, iş çocuklarımızın bu ilahiyi sevmesine ve söylemesine gelince bambaşka bir dil kullandılar. Yobazlık, gericilik, orta çağ karanlığı, Taliban kafalılık gibi ithamlar havada uçuştu. Oysa mesele bir çocuğun dilindeki ilahiydi. Mesele, Allah adının gür bir şekilde söylenmesiydi.
İnsan sormadan edemiyor: “Bir ilahiden bu kadar korkulur mu?” Eğer bu millet Müslüman olduğunu söylüyorsa bunun kültürel ve manevi tezahürleri de olacaktır. İnanç, sadece bireysel bir vicdan köşesine hapsedilemez. İnanç yaşanır, paylaşılır, söylenir. Bir toplumun çocuklarının Allah’ı anması o toplum için tehdit değil, bereket vesilesidir.
Ne yazık ki burada asıl mesele ilahi değil. Asıl mesele, toplumun değerleriyle barışamayan bir zihniyetin iç çelişkisidir. Kendini modernlik üzerinden tanımlayan ama halkın inancıyla karşılaştığında huzursuzlaşan bir anlayışın sancısıdır. Fakat Ramazan bize şunu öğretir: “Biz başkasının kusurunu saymadan önce kendi kalbimize bakmalıyız.” Çünkü ayetteki o itiraf sadece bir kesime ait değildir, her insanın düşebileceği bir tuzaktır.
“Kötü yanımıza yenildik…” İşte asıl tehlike budur. Bir ilahiye hakaret ederken kötü yanımıza yenilmek. Bir güzelliği küçümserken kötü yanımıza yenilmek. Çocukların sevincine tahammül edemezken kötü yanımıza yenilmek.
Ancak mesele sadece dışarıda değil. Bizim mahallede de var bu imtihan. Bir ilahi üzerinden abartılı yorumlar yapan, haset duygusunu gizleyemeyen, bir kardeşinin başarısından rahatsız olan sivri akıllılar da çıktı. Sanki ortada büyük bir problem varmış gibi telaşlananlar oldu. Sanki bir eser Müslümanların ve gayrimüslimlerin dilinde kalbinde karşılık bulunca din zarar görecekmiş gibi endişelenenler oldu. Oysa korkmaya gerek yok. Varsın söylesin kardeşimiz.
Anlı şanlı hocalar birbirlerini yalanlarken hangi insanın kalbinde bir sıcaklık oluşturdular, hangi yüreğe dokundular, onlar konuştu diye, onlar yazdı diye kim Allah dedi, kim aradığımı buldum dedi, kim işte şimdi buldum dedi? Bu ilahiyi söyleyen Celal kardeşimizin böyle bir iddiası da yoktur. Böyle yaparak gizlediğiniz kibriniz açık veriyor. Anlı şanlı hocaların, kavalcıların, zurnacıların yapamadığını bu kardeşimiz yaptıysa bunda hayır aramak gerekir. Bilal-i Habeşi Mekke’nin Roman’ıydı. Kabe’nin duvarına o çıktı, ezanı o okudu. Müslümanlar eğip bükmediler, sadece kulaklarıyla değil; yürekleriyle, gözyaşlarıyla dinlediler. Aşağıya inince de Bilal’i sadece kollarıyla değil; yürekleriyle kucakladılar. Tebrik etseniz neyiniz eksilir, motive etseniz ne kaybedersiniz? Haset, insanın içini kemiren bir ateştir. Bu ateş bazen dini bir hassasiyet kılığına bürünür. Ama özünde başkasının gördüğü ilgiden rahatsız olma duygusu yatar. İşte bu da kötü yanımıza yenilmenin başka bir biçimidir: “Müslümanda kibir olmaz, olmamalı ama ben bu Müslümanların kibrinden, üstenciliğinden bıktım, insanlık da bıktı. Yeter artık, düşün Müslümanların yakısından.”
Biz, yıllardır Allah’ın dinine açıkça savaş açan anlayışlarla mücadele ederken yorulduk. Şimdi bir de kendi içimizdeki aymazlarla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Dün ideolojik “istemezukçular” vardı; bugün de “teolojik istemezukçular” türedi. Her iki tavır da aynı kapıya çıkıyor: “İyiliğe ve güzelliğe sevinememek.”
Oysa tarih bize sözün gücünü gösterir. Cahiliye döneminde Mekke’de Ukaz Panayırı’nda yapılan şiir yarışmalarında beğenilen yedi kaside, büyük bir itibarla Kâbe’nin duvarına asılırdı. “Muallakat-i Seb’a” olarak bilinen bu şiirler, sözün değerini simgelerdi. Eğer bugün böyle bir söz, o günlerin ikliminde söylenmiş olsaydı belki o kasideler gibi değer görürdü.
Gül yüzlü Peygamberimiz, güzel sözü severdi. Kâ'b b. Mâlik, Hassan b. Sâbit ve Abdullah b. Revâha nasıl ki sözleriyle hakikati savundularsa bugün de bir kardeşimizin Allah adını sevdiren bir eseri dillendirmesi, azgın azınlık hariç insan olan herkese sevdirmesi küçümsenecek bir şey değildir.
Fakat bütün bu tartışmaların ötesinde asıl soru şudur: “Biz hangi duyguyla konuşuyoruz, sevgiyle mi, hasetle mi, inşa etmek için mi, yıkmak için mi?” Ayetteki o pişmanlığı yaşamamak için bugün kendimize çeki düzen vermek zorundayız. Çünkü ayetler okunuyor. Hakikat söyleniyor. İyilik çağrısı yapılıyor.
Ramazan, kötü yanımıza direnme ayıdır. Nefsimizi hizaya çekme ayıdır. Bir ilahi etrafında bile birleşemiyorsak daha büyük meselelerde nasıl birleşeceğiz? Çocuklarımız bugün bu ilahiyi söylüyor. Belki sadece melodisini sevdiği için. Ama yarın o sözlerin manasını da düşünecek. “Hu” ne demek diye soracak. Allah adının kalpte nasıl bir yer tuttuğunu merak edecek. İşte o gün, bugün atılan tohumların meyvesi görülecek.
Geliniz, bu Ramazan’da kendimize söz verelim. Bir güzellik gördüğümüzde onu büyütelim. Bir kardeşimizin başarısını alkışlayalım. Siyasetin ve tarafgir duruşumuzun sert diline teslim olmayalım. Hakareti reddedelim ama düşünmeyi terk etmeyelim. Dilimizde dolaşan kelimelerin kalbimizde de yer bulması için Rabb’imize dua edelim.
Çünkü en büyük yenilgi dışarıya karşı değil, içimizdeki karanlığa karşı verilen savaşı kaybetmektir. Biz o günkü mahcup itirafı yapmak istemiyoruz: “Rabb’imiz! Kötü yanımıza yenildik…”
Bugün dilde olanın kalplerde de olması için dua ediyoruz. İyiliğe sevinmeyi, güzelliği büyütmeyi, hasedi terk etmeyi diliyoruz.
Milletin dilinde yankılanan o söz, belki de bize her gün aynı hakikati hatırlatıyor ve tüm hasetçilere gelsin diyoruz:
“Kabe’de Hacılar Hu Der Allah.”


