“Zulmedenler ise nasıl bir inkılâpla devrilip gideceklerini yakında görecekler.” (26/Şu‘arâ, 227)
28 Şubat 2026 sabahına, yüreğimizde ağır bir sızı ile uyandık. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik saldırısı, sadece iki devlet arasında yaşanan bir askeri gerilim değildir. Bu saldırı, aynı zamanda bir coğrafyanın kalbine indirilen yeni bir darbe, mazlum halkların üzerine düşen yeni bir ateş, insanlığın ortak vicdanına yöneltilmiş yeni bir imtihandır. Biz bugün, siyasi hesapların, mezhebi ayrımların, ideolojik farklılıkların değil; insanlığın, komşuluğun ve vicdanın tarafında durmak zorundayız. Sorumuz nettir: “Kimin yanındayız?”
Biz, saldırıya uğrayan, evleri, okulları bombalanan, çocukları korkuyla uyanan, anneleri endişeyle dua eden İran halkının yanındayız. İran rejiminin politikaları, yöneticilerinin tercihleri, yönetim biçimi bugün tartışacağımız konu değildir. O, İran halkının kendi iç meselesidir. Bir ülkenin yönetimini beğenmemek, o ülkenin şehirlerine bomba yağdırmayı meşru kılmaz. Bir yönetimle hesaplaşma iddiası, masumların hayatını karartmaya gerekçe olamaz. Eğer bu ayrımı yapamazsak zalim ile mazlum arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır, bilmeden zulmün safında yer alırız.
İsrail’in Ortadoğu’daki sicili ortadadır. On yıllardır bölgemizde kan, gözyaşı ve istikrarsızlık üreten bir siyaset, artık herkesin gözleri önünde cereyan etmektedir. Filistin ve Gazze topraklarında yaşananlar hafızalardadır. Sadece bir halkın değil, bütün bir coğrafyanın geleceğini ipotek altına alan bir yayılmacı anlayış, Ortadoğu için adeta mücessem bir şeytana dönüşmüştür. Bu benzetme bir hakaret değil, böyle olduğu için bizatihi bir tespittir. Zira şeytanın en belirgin özelliği fitne üretmek, ayrıştırmak, huzuru bozmak ve insanı yurdundan etmektir. Ortadoğu’nun haritasına baktığımızda hangi çatışmanın içinde İsrail’in gölgesi yoktur?
Amerika Birleşik Devletleri ise uzun yıllardır küresel ölçekte yürüttüğü askeri ve siyasi operasyonlarla dünyaya kendi çıkar penceresinden bakmaktadır. Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye kadar uzanan müdahaleler zinciri, geride yıkılmış şehirler, parçalanmış toplumlar ve çalınmış kaynaklar bırakmıştır. Bu müdahalelerin çoğu “demokrasi getirme” söylemiyle meşrulaştırılmış, fakat sonuçta ortaya çıkan tablo, doğal kaynakları kontrol altına alınmış, ekonomik olarak bağımlı hale getirilmiş ülkeler olmuştur. Bu yaklaşım, bir tefeci mantığını andırmaktadır: “Buradan ne kazanırım?” sorusu, insan hakları, özgürlük ve adalet kavramlarının önüne geçmiştir. Küresel güç olmanın sorumluluğu, küresel bir vicdan gerektirirken çoğu zaman küresel bir çıkar hesabı öne çıkmış ve küresel bir terör örgütüne dönüşmüştür.
Bir ülkeye yapılan askeri müdahale, sadece tankların ve uçakların sınırları geçmesi değildir. Yapılan müdahale, o ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarına uzanan bir el, ekonomisine çöken bir gölge, geleceğini ipotek altına alan bir zincirdir. Enerji yolları, madenler, limanlar ve stratejik noktalar… Hepsi birer pazarlık unsuru haline gelir. Halkın alın teriyle şekillenen zenginlikler, küresel şirketlerin bilanço kalemlerine dönüşür. Bunun adı çoğu zaman “operasyon” olur; fakat gerçekte yaşanan şey, sistematik bir sömürüdür.
Bugün İran’a yönelik saldırıya karşı çıkmak, bir rejimi savunmak değildir. Bu bir duruş ortaya koymaktır, bir halkın yaşama hakkını savunmaktır. Bu duruş, komşuluğun gereğidir. Biz aynı coğrafyanın insanlarıyız. Tarih boyunca kültürümüz, ticaretimiz, acımız ve sevincimiz iç içe geçmiştir. Komşumuzun evi yanarken: “Bu yangın bana sıçramaz.” demek hem safdillik hem de sorumsuzluktur. Şeytanlar bölgemizde hangi taşı yerinden oynatırsa oynatsın, bunun sarsıntısı mutlaka bizi de bulacaktır. Komşularımızın huzuru bizim huzurumuzdur, onların huzursuzluğu bizim huzursuzluğumuzdur.
Bugün susmak, yarın kendi kapımıza dayanacak felaketlere davetiye çıkarmaktır. Çünkü emperyal müdahaleler, asla tek bir ülke ile sınırlı kalmaz. Bir ülke zayıflatıldığında, bir diğeri sıraya alınır. Bir başkent yıkıldığında, diğerinin üzerinde baskı artar. Coğrafyamızın son yüzyılı, bunun örnekleriyle doludur. Sınırlar cetvelle çizilmiş, halklar birbirine düşürülmüş, mezhep ve etnik farklılıklar kaşınarak çatışma alanları oluşturulmuştur. Bütün bu süreçlerin arkasında, bölgeyi zayıf ve bağımlı tutma stratejisi vardır.
Kur’an’ın:“Zulmedenler ise nasıl bir inkılâpla devrilip gideceklerini yakında görecekler.” hükmü, sadece geçmişe ait bir teselli cümlesi değildir; aynı zamanda tarihin yasasını hatırlatan ilahi bir uyarıdır. İnsanlık tarihi, zulmün kalıcı olmadığını defalarca göstermiştir. Firavun, gücünün zirvesindeyken kendisini ilah ilan etmiş, fakat denizin sularında acziyetini tatmıştır. Nemrut, ateşlerle korku salmış, fakat bir sineğin karşısında çaresiz kalmıştır. Roma İmparatorluğu, yeryüzünü titreten bir kudrete sahipken tarihin sayfalarına karışmıştır. Yakın zamanlarda Hitler, milyonları ateşe atmış, Mussolini, meydanlarda nutuklar atmış, insanları kurşuna dizmiş; fakat sonları ibret levhası olmuştur. Stalin’in kurduğu korku imparatorluğu, demir perdelerle ayakta tutulmaya çalışılmış; ama o perde de bir gün yırtılmıştır. Gücünü zulümden alan hiçbir yapı, ebediyen ayakta kalamamıştır.
Bu örnekleri hatırlamak, bir intikam duygusunu değil; ilahi adaletin tecellisine olan inancı diri tutmak içindir. Zulüm, ilk bakışta güçlü görünür. Tankların gürültüsü, uçakların sesi, füze sistemlerinin teknolojisi insanı ürkütebilir. Fakat tarih bize şunu öğretmiştir: “Güç, sadece silah namlusunda değildir. Asıl güç, haklılıkta ve adalettedir. Mazlumun duası, zalimin hesabını er ya da geç önüne koyar.”
Bizim duruşumuz, savaş çığırtkanlığı değildir. Aksine, savaşın karşısında bir vicdan çağrısıdır. Biz, bölgemizin yeni bir ateş çemberine sürüklenmesine karşıyız. Çünkü her savaş; geride yetimler, öksüzler, yıkılmış okullar, boşalmış hastaneler bırakır. Her bomba, sadece bir hedefi değil, bir ailenin, bir toplumun ve topyekûn bir milletin hayallerini de parçalar. İran’da yaşanacak büyük bir istikrarsızlık, sadece İran’ı değil; Türkiye’yi, Irak’ı, Suriye’yi, Kafkasya’yı ve hatta daha geniş bir coğrafyayı etkileyecektir. Ekonomik dalgalanmalar, göç hareketleri, güvenlik sorunları zincirleme şekilde yayılacaktır.
Bu yüzden bugün konuşup yazacağımız her söz, yarınki huzurumuzun teminatıdır. İran halkının yanında durmak, kendi geleceğimizin yanında durmaktır. İsrail’in ve ABD’nin saldırgan politikalarını eleştirmek, bir düşmanlık üretmek değil; insanlığın düşmanının kim olduğunu ortaya koymak ve adalet talep etmektir. Biz, bir halkı hedef alan her türlü askeri müdahalenin karşısındayız. Bu ilke, kim tarafından yapılırsa yapılsın değişmez. Çünkü adalet, kişilere ve ülkelere göre eğilip bükülemez.
Elbette İran yönetiminin tercihleri, iç politikası ve bölgesel hamleleri eleştirilebilir. Fakat bugün öncelikli mesele, dışarıdan gelen bombalardır. Evine füze düşen bir çocuğa, önce babasının siyasi tercihlerini sormak vicdana sığmaz. Yanan bir hastaneye bakıp: “Bu ülkenin yönetimi de şöyleydi.” demek, insanlığımızı yaralar. Biz, insanlığımızı korumak zorundayız. Çünkü insanlığını kaybeden toplumlar, eninde sonunda kendi iç barışlarını da kaybederler.
Şu gerçeği unutmamalıyız: Bölgeyi sürekli karıştıran güçler, hiçbir zaman bu topraklarda yaşamayacaklardır. Bedeli biz ödeyeceğiz. Yıkılan şehirler bizim komşularımızın şehirleri olacak. Göç yollarına düşen insanlar bizim sınırlarımıza dayanacak. Ekonomik krizlerin faturası bizim pazarımıza, bizim soframıza yansıyacak. O halde kimin yanında olduğumuz sorusu, aslında nasıl bir gelecek istediğimizin de sorusudur.
Biz zalimin değil, mazlumun yanındayız. Güçlünün değil, haklının yanındayız. Saldırganın değil, saldırıya uğrayanın yanındayız. Bu duruş, ideolojik bir tercih değil; ahlaki bir zorunluluktur. Komşuluk hukuku, sadece iyi günlerde çay içip kaside dinlemekten ibaret değildir. Zor günlerde omuz omuza durabilmektir.
Tarih, zulmün saraylarını yıkmış, tahtlarını devirmiştir. Bugün kendisini dokunulmaz zannedenler de yarın hesap vereceklerdir. İlahi adaletin tecellisi bazen gecikir gibi görünür; fakat asla şaşmaz:“Zulmedenler, nasıl bir inkılâpla devrilip gideceklerini mutlaka göreceklerdir.” Bizim görevimiz, o güne kadar adaletin, merhametin ve insanlığın safında kalmaktır.
1Mart 2026 sabahı tarihe düştüğümüz bu not, bir siyasi deklarasyon değil; bir vicdan beyanıdır. Biz, İran halkının yanındayız. Biz, bölgemizin huzurunun yanındayız. Biz; sömürüye, işgale ve emperyal hesaplara karşıyız. Çünkü biliyoruz ki komşumuzun ateşi, er ya da geç bizim kapımıza dayanır. Biz, kapımıza ateş gelmeden önce, ateşi büyüten rüzgâra karşı durmayı insanlığımızın gereği sayıyoruz.

