Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Engin GÜLTEKİN


KENDİSİ OLAMAYAN İNSAN, KENDİNİ KAYBEDEN TOPLUM

Engin Gültekin'in "yeni" yazısı...


Modern çağın insanı kendini her şeye sahip gibi görünüyor; bilgiye, teknolojiye, paraya, mala, makama, şana, şöhrete, hıza…

Ama bütün bu bolluğun içinde farkına varmadan en temel şeyini kaybediyor: 
Kendini...ve, kendini tanımayı,

Ünlü düşünür ve sosyolog Ali Şeriati bu hakikati çarpıcı bir şekilde şöyle ifade ediyor:

“İnsanın en büyük trajedisi ne cahilliğidir, ne yoksulluğudur ne de çaresizliğidir. İnsanın en büyük trajedisi, kendini tanımadan yaşamasıdır.
Kendi kimliğini, inancını düşüncesini sorgulamadan, toplumun ona biçtiği rolu kabullenmesidir."

İnsan düşünmek için yaratılmıştır. Ama çoğu insan başkalarının düşüncelerini tekrar etmekle yetinir. Oysa hakikat taklit edinerek değil ancak aranarak bulunur.

Kendisi olamayan insan başkalarını taklit eder. Oysa bizler taklit etmek için değil, insanca yaşamak ve güzel olanı örnek almak için çaba sarf etmeliyiz.

Gerçekten de bugün yaşadığımız krizlerin büyük kısmı ekonomik değil, ahlaki ve zihinseldir. İnsanlar açlıktan değil, anlamsızlıktan yorulmaktadır. Sahipsizlikten değil, kimliksizlikten savrulmaktadır.
Düşünmeden yaşayan İnsan, yaşayan bir gölgedir.

Kur’an, insanı sadece yiyip içen bir varlık olarak tanımlamaz. İnsan; düşünen, sorgulayan, akleden bir varlıktır.

“Onlar göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler.” 
(Âl-i İmrân, 191)

Buna rağmen günümüz insanı düşünmeyi terk etmiş, başkalarının düşüncelerini kendine ödünç almayı marifet sanmaya başlamıştır. 
Sosyal medya ne diyorsa ona inanmakta, popüler kültür ne dayatıyorsa onu yaşamaktadır.

Kendi fikri yoktur, ama her konuda fikri vardır.
Kendi iradesi yoktur, ama her rüzgârda savrulur.
Fakirdir ama kendini zengin görür. Zayıftır ama kendini güçlü görür. Fanidir ama, hiç ölmeyecek gibi yaşamaya devam etmektedir.

Düşünmeyen insan, yaşayan bir beden değil; yürüyen bir gölgedir. Yürüyen gölgelerin oluşturduğu bir toplum sanal bir toplumdur. Vardır ama yok hükmündedir. Bu toplum taklit toplumudur. Hakikat toplumu değildir. Herkes birini, birilerini taklit ederek yaşar. Bundan dolayı taklit toplumları hakikat toplumuna geçemez.

Toplum olarak en büyük zaaflarımızdan biridir taklitçilik hastalığı...
Düşünmeden inanır.
Araştırmadan bağlanır.
Sorgulamadan savunur.
Oysa Kur’an bize başka bir yol gösterir:

“Sözü dinleyip en güzeline uyan kullarımı müjdele.” (Zümer, 18)

Yani her söyleneni değil, en doğru olanı seçmeyi emreder. Taklit eden insan gelişemez. Taklit eden toplum bağımsız olamaz.
Taklit eden ümmet yeniden dirilemez.

Hakikat, başkalarının gölgesinde değil; arayışın ateşinde bulunur.
İnsan şereflidir, ama şerefini korumak zorundadır.

Kur’an insanı sıradan bir varlık olarak görmez:

“Andolsun ki biz insanoğlunu şerefli kıldık.” (İsrâ, 70)

İnsan, yaratılış itibariyle değerlidir. Ama bu değer otomatik değildir; korunması gerekir.
Ahlakla, imanla, sorumlulukla, adaletle korunur.

Bugün insanın değeri; parasıyla, makamıyla, takipçi sayısıyla ölçülüyor.

Vicdanı değil, vitrini önemseniyor. Karakteri değil, kariyeri konuşuluyor.

İnsan, kendini metaya dönüştürdüğü anda şerefini kaybetmeye başlar. Şerefini kaybeden kendini unutur, kendini unutan Rabbini unutur.

Kur’an çok çarpıcı bir uyarıda bulunur:

“Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onlara kendilerini unutturdu.” (Haşr, 19)

Bu ayet, büyük bir hakikati haber verir:
Allah’tan kopan insan, önce kendinden kopar.
Kim olduğunu bilmeyen, neden yaşadığını bilemez.
Nereye gittiğini bilmeyen, nasıl yürüyeceğini de bilemez.

Bu yüzden hikmet ehli şöyle demiştir:
“Kendini bilen Rabbini bilir.”

Kendini tanımayan insan; nefsinin, arzularının, korkularının esiri olur.
Özgür olduğunu sanırken, en ağır esareti yaşar. Kur’an, insanın potansiyelini şöyle anlatır:

“Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn, 4)

Ama hemen ardından uyarır:

“Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” 
(Tîn, 5)

Yani insan; ya yükselir,
ya düşer. Ortası yoktur.
Ya ahlakıyla, bilinciyle, imanıyla yücelir…
Ya da nefsine teslim olup küçülür.

Bugün birçok insan, dışarıdan güçlü görünse de içten çökmüştür farkında değil...
Zengin görünse de fakirdir. Kuvvetli görünse de zayıftır. Uzun görünse de kısadır. 
Güzel görünse de çirkindir.
Kalabalıklar içinde yalnızdır.
Konfor içinde huzursuzdur.
Bilgi içinde cahildir.
Çünkü kendisi olamamıştır.

İnsan kendine dönmeden, kendi olmadan hayatı anlayamaz, anlamlandıramaz. 
Bir noktada bugünün insanı hayatın anlam arayışını da kaybetmiştir. Kendine dönmeyen insan ölüdür. Diri değildir. Ondan  diriliş ve uyanış olmaz.

Bugün yeniden ayağa kalkmak istiyorsak önce kendimize dönmeliyiz.
Kime benzediğimizi değil, kim olduğumuzu yeniden sorgulamalıyız.

Ne kazandığımızı değil, ne kaybettiğimizi düşünmeliyiz.

Ne konuştuğumuzu değil, ne yaşadığımızı sorgulamalıyız.

Diriliş, sokakta değil; kalpte başlar. Devrim, önce vicdanda olur.
İnşa, önce insanın içinde gerçekleşir.

Kendini bulan insan, Rabbini bulur.
Rabbini bulan insan, yolunu bulur.
Yolunu bulan insan, toplumu ayağa kaldırır.
Ve belki de bütün mesele şudur:
Kaybettiğimiz dünya değil, kaybettiğimiz kendimiziz.

Selam ve dua ile...

Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR