Şubat ayı, oldum olası bana hep soğuk gelir. Sadece mevsim olarak değil, ruhen de. Bunun bildiğim ve bilmediğim birçok sebebi var. O yüzden Şubat gelip çattığında içime tarif edemediğim bir tedirginlik çöker; ruhum daralır, sanki bir şey olacakmış hissi belirir.
Geriye dönüp baktığımda, kendimce haklı nedenlerim olduğunu görüyorum. Bunların başında, 8 Şubat’ta annemi henüz 59 yaşındayken kaybetmiş olmam geliyor. İnsan bazı tarihleri takvimden silemiyor; onlar kalbe kazınıyor ve kurulmuş bir saat gibi vakti gelince yeniden beliriyor.
Zihnimi biraz daha yokladığımda, bu ülkenin hafızasında derin yaralar açan 28 Şubat Postmodern Darbesi çıkıyor karşıma. Binlerce genç kızın kaderiyle oynandı o günlerde. Üstelik bunu yapanlar ne bir pişmanlık duydu ne de bir mahcubiyet. Gencecik insanların hayatlarına pervasızca müdahale edilirken, Şubat’ın kötü bir anı olmaya doymadığı hissi yerleşti içime. İstesem de bu his silinmedi. Derken bir 6 Şubat sabahı, büyük bir felaketin haberiyle uyandık.
İlk anda yaşananların vahametini kavrayamadık. Saatler geçtikçe tablonun ne kadar ağır olduğunu gördük. Ne yazık ki yine aynı karede iki farklı insan manzarası belirdi: Bu acıyı fırsata çevirmeye çalışanlar ve “Ben ne yapabilirim?” diye kıvrananlar. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz anda “Devlet nerede?” diye bağıranları da gördük, elindeki malı iki kat fiyata satmanın hesabını yapanları da. Ama aynı zamanda elinde ne varsa ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak için çırpınan vicdanlı insanlara da şahit olduk.
İşte tam bu noktada ben de kendime aynı soruyu sordum: “Ben ne yapabilirim?” Cevap çok gecikmedi. Samsun Tekkeköy Belediyesi öncülüğünde, gönüllü olarak Elbistan’a gitmeye karar verdik. Depremin ikinci günüydü. Yirmi altı kişilik bir ekiple yola çıktık. O gün belediye binasının önü ana baba günü gibiydi; dualarla yolcu edildik. Yolda ara verdiğimizde birbirimizle helalleştik. Sonuçta hem çok zorlu hem de zorluğu kadar kutsal bir yolculuğa çıkmıştık.
Sivas’a vardığımızda hava eksi yirmi sekiz dereceydi. Araçların camları adeta buz tutmuştu. Yolları gördükçe anladık ki bütün Türkiye sel olmuş, deprem bölgesine akıyordu. Yol kenarındaki çay ocaklarına giriyor, sıcak bir şeyler içiyoruz ama hiçbir yerde para ödeyemiyorduk. Herkes dua ediyor, bizi yolcu ediyordu.
Gece saat üç sularında Elbistan’a girdik. Gördüklerimize inanamadık; dehşete kapıldık. Allah’ım, böyle bir felaketi kelimelerle anlatmak mümkün değildi. İlçenin girişinden itibaren yaklaşık beş-altı kilometre boyunca sağlı sollu binalar adeta sandviç gibi çökmüştü. Sokaklarda siyah poşetler vardı. İlk anda ne olduğunu anlayamıyorduk. Abartısız söylüyorum, her adım başı ucu bağlanmış siyah poşetlerle karşılaşıyorduk.
Saat 03:30 civarında Fatih İlköğretim Okulu’nun önünde araçta sabahladık. Sabah sekiz gibi kriz merkezine kaydımızı yaptırdık ve okul bahçesinde beklememiz istendi. Dışarıdan bakıldığında ekipler hiçbir şey yapmıyor gibi görünüyordu. Bahçede onlarca televizyon kanalı canlı yayın yapıyor, “Bu kadar ekip neden bekliyor?” diye eleştiriyordu. İlk başta biz de kendi aramızda bu eleştirilere hak verir gibiydik.
Ta ki AFAD ekip amiri bizi çağırıp, “Gün boyu bizimle hareket edeceksiniz.” diyene kadar. Dayanamayıp sordum: “Bütün binalar bu hâlde, herkes perişan; biz neden bekliyoruz?” Bana dönüp sakin bir sesle şunu söyledi: “Bizler profesyoneliz. Senin dediğin gibi hareket edersek, enkaz altında canlı varsa onu da öldürürüz. Bizim amacımız enkaz kaldırmak değil, hayat kurtarmak. Ya ihbar gelir, ses duyulur ya da biz sırayla dinleme yaparız. Canlı tespit edilirse operasyon başlar.”
O an anladım ki, ihbar olmadan, ses almadan yapılan her müdahale yeni bir felakete yol açabilirdi. Onlarca kurtarma operasyonuna eşlik ettik. Bazen canlı bir insan çıkarıp sevindik, bazen cansız bedenlere ulaşıp yıkıldık. Ağladığımız anlar oldu. Çıkardığımız cenazenin başında biz gözyaşı dökerken, yakınını bulabildiği için bize dua eden insanlara şahit olduk. Bu deprem bize şunu öğretti: Böyle büyük afetlerde ferdi hareketler çok da işe yaramıyor. İyi niyetle gelip yardımı ulaştıramadan geri dönenleri gördük. Resmî kurumlar ve tüzel kişilikler aracılığıyla yapılan çalışmaların çok daha verimli olduğunu yaşayarak öğrendik.
Altı gün boyunca Elbistan’da gitmediğimiz sokak kalmadı. Türk insanının ve devletinin büyüklüğünü orada gördüm. Samsun Çarşamba’dan bir lokanta sahibi iş yerini kapatmış, ekibiyle gelmiş, yemek pişirip dağıtıyordu. Kayseri’den bir lokanta zinciri sahibi tüm çalışanlarıyla sahadaydı. İlk günlerin karmaşası atlatıldıktan sonra devlet kontrolü tamamen ele almıştı. Aksaklıklar yok muydu? Elbette vardı. Ama herkes elinden gelenin fazlasını yapıyordu.
Her sokakta karşımıza çıkan bir isim vardı: O dönem Aksaray Valisi, bugün Erzincan Valisi olan Hamza Aydoğdu. Abartısız söylüyorum, her köşede, her ihtiyaç noktasındaydı. Kendisine bir ofis tahsis edilmişti ama orada oturmayı tercih etmiyordu. Sahadaydı, insanlara dokunuyordu. Eksikleri yerinde tespit ediyor, anında müdahale ediyordu. Ekibiyle Elbistan’ı sokak sokak dolaşıyordu. Bu işi bir ibadet aşkıyla yapıyordu. İnsanların acısını tamamen dindiremiyordu belki ama gönüllerine giriyor, bir an da olsa acılarını unutturmaya çalışıyordu.
Dönüşe hazırlanırken, yaktığımız ateşin başında ısınırken yine karşılaştık. Yanımıza geldi, tanıştık. “Bu kadar dolaşıyorum, sizin kadar güzel ateş yakan bir ekip görmedim.” dedi. Biz de “Çobanlıktan geliyoruz, ondandır.” deyip gülümsedik. Bir süre sohbet ettik, helalleştik ve vedalaştık. Ekibimizin yarısı hastalanmıştı; kendi sağlığımız için dönmek zorundaydık. Kalbimizi Elbistan’da bırakarak Samsun’a doğru yola çıktık.
Dönüş yolunda Sivas-Kayseri ayrımında varillerde ateş yakan gençlerle karşılaştık. Bizi durdurdular, ellerinde ne varsa ikram ettiler. Hatta cemevinde misafir etmek istediler, ısrar ettiler. Teşekkür ederek yolumuza devam ettik. Bir kez daha gördüm ki bu milletin mezhep ya da meşrep sorunu yok. Sorunu olanlar, ortamı bulandırıp bundan çıkar sağlamaya çalışanlar.
Şubat hâlâ soğuk geliyor bana.
Ama artık biliyorum: Bu soğuğun içinde, içimizi ısıtan büyük bir vicdan da var.

