İHSAN ATAMAN

Tarih: 07.03.2022 18:59

İNSANI EĞİT Kİ…

Facebook Twitter Linked-in

 

Ülkenin en büyük sağlık kompleksinin “acil”ine gidiyoruz. Gece yarısı. Acil o kadar da “acil” değilmiş meğer adım adım öğreniyoruz.

Hastaneye varıp acil tabelasından döner dönmez ilk şaşkınlığı yaşıyoruz; bir tane değil “acil”! Uzun bir yol üstünde dört-beş tane acil girişi var. Kadın-Doğum acil ayrı, Yetişkin acil ayrı…

Sağ taraf acil girişleri sol taraf otopark. Ne güzel diyoruz, vakit kaybetmeden aracımızı park edeceğiz. Ama otopark girişleri dubayla kapatılmış. Acil’e gelmişiz, bir an önce hastayla doktoru buluşturmamız lazım, saniyeler bile önemli bu durumlarda. Bir dubayı sıyırıp park edecek bir köşe ararken güvenlikçi arkadaş durduruyor:

“Hoop arkadaş! Burası çıkış değil.”

Acil’e hasta getirdiğimizi söylüyoruz, bir an önce hastayı…

Kocaman kırmızı ACİL yazısı da bizim aceleciliğimiz de güvenlikçi arkadaşta fazla bir karşılık bulmuyor. O an bir aracın otoparkı terk etmek için farlarını yakması imdadımıza yetişiyor, o aracın çıktığı yere park edip “acil”den içeri dalıyoruz. Hatırı sayılır büyüklükte bir alan ve hatırı sayılır bir kalabalık var. Karşımızda, sağımızda, daha ileride birtakım masalar ve insanlar var ama biz hangi kapıya başvuracağımızı kestiremiyoruz. Yalvaran gözlerle etrafımızdan yardım bekliyoruz, bir yönlendirme hatta bir yüreklendirme!

Yaka kartı olan birinden soruşuyoruz ilk adımı nasıl atacağımızı. Numara alıp sıraya giriyoruz. Hastayı bir yere mi oturtsak diye bakınıyoruz oturaklar bir hastanın yürüme mesafesinden uzak geliyor. Bir “triyaj” odasına alıyorlar bizi TC kimlik’ ten başlayan tansiyon ölçümü ile sonlanan kısa bir sorgu/yoklamadan sonra:

“Çıkınca sağdaki masaya müracaat edin sizi yönlendirecekler.”

Masadaki görevli kimlik numarasını girince bilgisayar bize bir fiş oluşturuyor. Fişi uzatıyor:

“11. Bilmem ne birimine gideceksiniz, koridoru ve uyarı tabelalarını takip edin.”

Uzun bir koridoru hem zamana karşı yarışarak hem hastanın eforunu dikkate alarak ve tabelalarda 11’i arayarak geçiyoruz. Koridor bitiyor. Sonra yeniden bir uzun koridoru geçiyoruz, 11 hala yok. Bir hamle daha. Bu geldiğimiz koridor diğer koridorların olmadığı kadar kalabalık. Sonunda; kalabalıktan endişe ederek ama aradığımız yeri bulduğumuz için mutlu/umutlu kapıdaki sağlıkçı hanımefendiye yaklaşıyoruz. Bizim sıra numaramıza bakıyor 321. İçeri alınan son hastanı numarası 303.

“Siz biraz bekleyin, tavandaki panodan ismini takip edin diyor.”

Acil’in kapısından girdiğimizden beri neredeyse yirmi dakikayı geçti henüz doktorla bir temasımız yok.

Hastayı; kalabalığı da dikkate alarak biraz daha uzak ve sakin bir noktaya oturtup bekliyoruz. Beş dakikadır panoda bir kıpırdama yok. Ama sağlıkçı hanımefendinin başı kalabalık ve oradan “üçyüz altı, üçyüz yedi” konuşmaları geliyor.

Kalkıp bir bakalım, aciliyetimizi bir de sözlü ifade edelim diye kapıya yaklaşıyoruz. Hayret; panonun bizden yana olan yüzü 303’te takılı kalmışken bu yüzü 308’i gösteriyor. Sağlıkçı hanımefendi saati soruyor etrafındakilere. Nöbetinin sonuna yaklaşmış. Yorgunluğu yüzüne yansımış.

Sıkıntımızı aktarıyoruz, sıramızı beklemekten başka bir çıkış yolu olmadığını anlayıp bekleme devam ediyoruz.

Otuz beşinci dakikada hala hastayla doktoru buluşturabilmiş değiliz. Acil’deyiz. Acelemiz var. Bina devasa, koridorlar geniş, her taraf ışıl ışıl.

Sonrasında on dakika daha bekleyiş, doktorla temas, serum, iki tomografi ve ondan iki buçuk saat sonra yeniden doktorla temas var.

Şeyh Edebali’ye atfedilen “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü geçiyor aklımdan. Bütün bu büyük binalar, görevli insanlar; insanı yaşatmak için. Ulaşımıyla, aydınlatmasıyla ciddi yatırımlar yapılmış.

Ama şu kısa yaşanmışlıkta denizi geçip derede boğulduğumuzu hissediyorum. Zihnim hadiseleri kendince yeniden planlamaya koyuluyor:

“Acil” hastanenin en kolay ulaşılır noktasına konumlandırılmış. Siz oraya varır varmaz bir görevli/vale aracınızı alıp otopark işiyle o meşgul oluyor. Kapıdan girer girmez bir görevli sizi doktora ulaştıracak en kestirme yolu tarif ediyor, durumunuza göre size bir refakatçi veriyor. Madem “acil”deyiz öyle uzun uzun koridorlar geçmeden muayene istasyonuna varıyoruz.

Ne kapıda yorgun bir sağlıkçı ne düzenli güncellenmeyen bir bilgi panosu var. Hastamızın ismi dakikalar içinde beliriyor panoda.

Daha az masraf, daha az enerji ile daha hızlı ve netice verici bir sonuca ulaşmak mümkün.

Bunların olmaması için hiçbir eksik yok eğitilmiş insan ihtiyacımızdan başka.

İnsanı eğit ki insan da, devlet de yaşasın diyorum kendi kendime.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —