İman; Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki emn (eman) kökünden türeyen iman “güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” demektir.
“Sağlamlaştırmak, kesin karar vermek, tasdik etmek” manasındaki akd kökünden türeyen i‘tikād da “iman” karşılığında kullanılır.
Terim olarak iman genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği kesinlik kazanan hususlarda peygamberleri tasdik etmek ve onlara inanmak” diye tanımlanır.
Bu inanca sahip bulunan kimseye mü’min, inancının gereğini tam bir teslimiyetle yerine getiren kişiye de Müslim denir. Ayrıca Türkçe’de Müslim kelimesinin Farsça kurala göre çoğulu olan Müslüman da (Müslimân) bu anlamda kullanılmaktadır.
Şimdi iman emniyet, güven, şüphe duymamak olduğuna göre; biz burada niçin iman ile endişeyi yan yana koyduk.
İman eden kimse tüm endişelerini yıkmış, itminana ermiş demektir. İtminan hem teoride, hem de pratikte tamama ermek, tatmin olmak, karar kılmak demektir.
İman eden bir kimse; ben artık her türlü şek den, şüpheden, endişeden kurtuldum demektedir. İman ile tereddüt bir arada bulunmaz. İmanın iman olabilmesi için onda en ufak bir endişe bulunmaması icab eder.
İman Allah’ın bir lütfu, endişe ise şeytanın bir dürtüsüdür. İman insana huzur, güven, itminan, cesaret verirken; endişe ise, insana korku, kaygı, ızdırap, iç sıkıntısı verir. Burada şunu söyleyebiliriz; iman ile endişe birbirinin zıddıdır.
İman eden bir kimse ben; tüm kaygı ve korkularımı, endişelerimi yıktım, yok ettim demektedir. O kimse Allaha (cc) iman etmekle tüm çelişki, şaşkınlık ve de yersiz endişelerden kurtulmuş özgürleşmiş demektir. Gerçek anlamda iman eden bir kimseye Mü’min, kendisine tebliğ edilen vahye tam anlamıyla teslim olan kimseye de Müslim denir.
Şüphe ile iman bir arda bulunmaz. Hem inandığını iddia eden hem de şüphe duyan kimseye İslami literatürde münafık denir.
Bu konuda yüce Rabbimiz Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor;
“Birtakım insanlar onlara, "İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun" dediler de bu, onların imanlarını arttırdı ve "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!" diye cevap verdiler” (3/Ali İmran: 173)
Bir takım insanların güya mü’minleri akıllarınca korkutmak için psikolojik baskı unsuru olarak; insanlar size karşı bir ordu hazırladılar onlardan korkun dendiğinde; mü’minlerin bu durum karşısındaki tavrı çok açık ve nettir. Cevap bellidir mü’min neden korksun ki ölüm onun için bir ödüldür nihayetinde.
Mevlana’nın deyişiyle ölüm gecesi; düğün gecesi adeta.
Çeçen cihadının büyük komutanı Şehit Basayev bu konuda şöyle diyor "Bir mücahidi güldürmek istiyorsanız onu ölümle korkutun." [Şamil Basayev]
Bu konudaki çarpıcı örneklerden bir tanesi de Ebuzer Gıfari’nin Müslüman olması olayıdır; Ebuzer (ra) Mekke de bir Peygamber zuhur ettiğini duyar ve kardeşi Uneysi Mekke’ye konuyu araştırması için gönderir.
Uneys Mekke’ye gider geri döner gördüklerini, duyduklarını Ebuzer’e anlatır; ancak Ebuzer (ra) bundan pekte tatmin olmaz ve kendisi bizzat olayı yerinde araştırmak üzere yola çıkar. Mekke’ye gelir ilk gün kimseye bir şey soramaz.
Derken ikinci, üçüncü gün bir gün Resulullah (as)’mın yanına varır ve Müslüman olur. Allah (cc) Resulullah (as) ona şu an kimseye bir şey söylememesini öğütler ama Ebuzer aradığını bulmuştur artık direk tevhidin merkezi Kâbe’ye yönelir ve avazının çıktığı kadar yüksek bir sesle kelimeyi şehadeti haykırır onu Mekkeli müşrikler ölesiye döverler.
Ebuzer (ra) kan revan içinde kalır onu öldü diye bırakırlar Ebuzer ayıldığında; “o gün kanla kırmızıya boyanmış bir heykel gibiydim” der. Demek ki iman kalbe bir kere girince tüm yersiz kaygı ve korkular kayboluyormuş. Korkunun yerini cesaret, kaygının yerini ise itminan alıyormuş!
Endişe telaş mü’min de olmaz, münafıkta olur. Mü’minler emin insanlardır. Kendileri emin oldukları gibi çevrelerine de güven yayarlar.
Resulullah (sav) de bir hadislerinde şöyle buyuruyor;
“–Ey Kureyş cemaati! Ben size, şu dağın eteğinde veya şu vadide düşman atlıları var; hemen size saldıracak, mallarınızı gasbedecek desem, bana inanır mısınız?”
Onlar da hiç düşünmeden:
“–Evet inanırız! Çünkü şimdiye kadar Sen’i hep doğru olarak bulduk. Sen’in yalan söylediğini hiç işitmedik!” dediler.[1]
Yukarıdaki ayet ve hadisten en ufak bir kuşku, endişe duymadan tam bir eminlik içinde şahitlik etmek ve kanaat getirip onu tasdik etmeyi anlıyoruz.
Şüphesiz şeytan insanın en büyük düşmanıdır. Birçok ayeti kerimede Rabbimiz şeytan sizin apaçık düşmanınız buyuruyor. Çünkü o, insanların hidayet bulmasını istemez. Onları yoldan çıkarmak için türlü hile ve desiseler kurar durur.
Müslümanlar olarak bizler de onun bu desiselerinden uzak değiliz. O lanetullah; her daim insana musallat olmakta; kâh onların sağlarından, bazen sollarından, olmadı ön ve arkalarından yanaşarak çeşitli vesveselerle onları ayartmaya, yoldan çıkartmaya çalışmaktadır.
“İblis dedi ki: "Bundan böyle benim sapmama izin vermene karşılık, ant içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.
Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın."
Allah buyurdu: "Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!" (7/Araf: 16-18)
Bu noktada endişe ikiye ayrılır.
a: Dünyevi endişe
b: Uhrevi endişe
Nefis, şeytan, münafık ve kâfirler dünyevi endişeleri telkin eder.
Allah (cc), Resulullah (as) ve Mü’minler ise ahireti telkin ederler.
Bir kimsenin tüm derdi, davası, gayret ve endişesi dünya olmuşsa ve ahireti gündemine almıyorsa şayet, bu kimse siyaha/(zulüm) doğru gidiyor demektir.
a: Ahiret endişesi, iman, takva, ilim beyazdır,
b: dünya endişesi günah haram cahiliye ise siyahtır.
Burada biz hangisini seçeceğiz. Yaptığımız her olumsuz amel bizi önce griye sonrada siyaha götürecektir şüphesiz. Her kötülük/(günah) bir noktadır bu siyahta da beyazda da böyledir. Bu noktalar birleşir sonra simsiyah bir alan oluşur. Onun için her iyiliği ya da her kötülüğü küçük görmemek icap eder
Bizim endişemiz ne için, kim için olmalı?
Bir mü’minin gerçek anlamda tek bir endişesi vardır o da Allah (cc) benden razı mıdır? Değil midir?
Bunun dışındaki endişeler sahtedir, yalandır.
Şayet endişe imanı devre dışı bırakıyor ona hükmediyor ise; bu durum tehlike demektir. Yok, şayet; iman endişeye hükmediyor onu kontrol ediyorsa, burada sıkıntı yok demektir.
Bir kimsenin Allah için endişe etmesi ibadet, Allah’tan ümit kesmesi ise, aşırı endişe haşa Allah’a güvenmemek olduğu için şirktir, küfürdür.
Bir mü’min Allah’a tam anlamı ile bütün tedbirleri aldıktan sonra güvenir, tevekkül eder, teslim olur. Endişe ise kara bir bulut gibidir insanın üzerine bir çökünce kolay kolay dağılmaz.
Günümüz insanın en büyük derdi tasası endişesi nedir?
Günümüz modern insanın en büyük derdi ve de endişesi dünyadır, rızık korkusu, gelecek endişesidir. Bir dava adamının ayaklarını yerden kesen onun ruhunu öldüren şey gelecek kaygısıdır. Bu büyük bir hastalıktır. Şayet tedavi edilmezse ilerler tüm bünyeyi sarar kişiyi her açıdan felakete sürükler.
Kader, rızık ve ecel Allah’ın takdirindedir.
Kişi kendisine ayrılan rızkı yemeden ölmez, kendisine takdir edilmiş süreyi yaşamadan ölmez.
De ki: “Bizim başımıza, asla Allah'ın bizim için yazdığından başka bir şey gelmez. O bizim koruyucumuz ve dostumuzdur. O halde inananlar, sadece Allah'a güvenip dayanmalılar.” (9/Tevbe: 51)
Her insan günah kirlerinden uzak, tertemiz bir hayat yaşamak ister. Ancak maalesef zaman zaman manevi kirlenmelere maruz kalabiliyoruz.
Hangimizin günahı yok ki! Kimimiz gıybet etmiştir, kimimiz hak yemiştir, kimimiz haram tüketmiştir, kimimiz de komşusunu rahatsız etmiştir. Şeytan insanı aldatır, günah işlemeye yöneltir. İnancı güçlü insanlar bile birçok hata yapabilir günah irtikâp ederler.
Helal dairesinde çalışmak ibadettir. Sebeplere uygun hareket etmek ise bir açıdan duadır. Ancak bu çalışma sonunda verilenleri de Allah'ın bir ihsanı ve ikramı olarak bilmek gerekir.
Bu iki ölçüye uymayan düşünce ve çalışma ise yanlıştır. Bu nedenle aç kalırım endişesi doğru değildir. Çalışmak bizden, muvaffakiyet Allah'tandır, anlayışıyla hareket etmeliyiz.
“Müminler ancak, Allah’a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihat eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte bunlardır.”
Şüphe ile iman bir arada asla bulunmaz. Şayet bir mü’minin kalbine olur ki şeytandan bir şüphe, vesvese düşerse mü’min kimse derhal tehlikeyi sezer ve hemen Rabbine sığınır.
Elbette geleceğimizi de düşünmeliyiz. Ama bu endişe boyutunda ve Allah'ın rahmetine güvenmemek anlamında olmamalıdır. Dünyadaki geleceğimize verdiğimiz değerden daha fazlasını, ahiretteki geleceğimize de ayırmamız gerekir.
Diğer taraftan tevekkül çalışmamak değildir. Tevekkül, sebeplere teşebbüs ettikten ve gerekli bütün tedbirleri aldıktan sonra, Cenab-ı Hakk’ın verdiği neticeye razı olmaktır.
Böyle bir insan huzurlu yaşar, maişet noktasında endişeye kapılarak ruhuna elem çektirmez; Peygamberimiz (asm)'in şu hadis-i şerifi ona büyük bir ümit kaynağı olur:
“Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül ederseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırır.” (bk. Tirmizi, Zühd, 33; İbn Mace, Zühd, 14; İbn Hanbel, 1/332)
Tevekkül hiçbir zaman çalışmayı, sebeplere teşebbüs etmeyi men etmez. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:
“Doğrusu, insan için kendi çalışmasından (gayretinin neticesinden) başka bir şey yoktur.” (53/Necm, 39)
Bir adam Peygamberimize (a.s) gelerek, “Ben devemi salı vererek mi tevekkül edeyim, yoksa bağlayarak mı?” demiştir. Efendimiz (a.s) ise, “Deveni bağla sonra tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyamet, 60) buyurmuş, böylece tevekkülün ölçüsünü en güzel şekilde ortaya koymuştur.
İnsan şeytanın ayartmasıyla hata eder.
Yapılan her günah kalpte siyah bir nokta şeklinde iz bırakır. Eğer kul yaptığı günahı bırakıp Allah’a yönelir ve O’ndan af dilerse, kalbi yeniden eski berraklığına kavuşur.
Şayet böyle yapmayıp günah işlemeye devam ederse, kalbindeki siyah noktalar çoğalır. Her günah yeni bir günahı doğurur ve nihayet “Hayır hayır, onların kalpleri yaptıkları kötülüklerle pas tutmuştur” ayetinin (83/Mutaffifin: 14) sırrı ortaya çıkar.
Ey mü’min kardeşim! Öyle ise gel şeytanın gelecek endişesi tuzağına düşme! Korkma, cesur ol Allah (cc) sana yetmez mi?.
O’nun (cc) her şeye gücü yeter “ve hüve ala külli şeyin kadir” Korkaklık şeytandan cesaret imandandır. Allah için gayrete gel, silkin davana sahip çık, arkana bakmadan yürü İbrahim (as) gibi.
Ey kardeşim! Bu hal sana yakışıyor mu? Neyin peşindesin titre ve kendine gel, dağıt kara bulutları, yürümen gereken uzun bir yolun var. Rabbini razı etmeye bak, hep ileri doğru koş, sahanın hakkını, Rabbinin hakkını, davanın hakkını ver yarın geç olabilir, erteleyenlerden olma! Yolda sana azık lazım Kur’an, gece namazı, takva yol azığın olsun.
Bu uzun meşakkatli yolda yürürken sana lazım olacak olan azığın;
İlim, takva, tefekkür, bolca tezekkür, ihlas ile dua, sadaka, gece namazı, gözyaşı, ölümü hatırlamak, dünya hayatını geçici ahiretin ise kalıcı olduğunu unutmamak.
“Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, korunanlar için hazırlanmış cennete koşun!” ( 3/Ali İmran: 133)
Ey kardeşim yersiz endişelere hayır bayrağı çek; cihaddan ve mücadeleden asla geri durma, sağına ve soluna bakıp ta azlık ve de yalnızlık duygusuna kapılma yürü yürü yürü...
Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi
'Kim var?' diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert 'ben varım!' cevabını verebilecek, her ferdi 'benim olmadığım yerde kimse yoktur!' fikrini besleyici bir dâva ahlâkına kaynak bir gençlik...
Ey kardeşim bunu senden bekliyorum, sana inanıyor, sana güveniyorum.
Rabbim kendi yolunda mücadele eden, gayret gösteren müminlerin yardımcısıdır. O kullarını yalnız bırakmaz şüphesiz.
O katından bir ruh ile onları destekler. Bu konuda Rabbimizin vaadi var. Şüphesiz O vadinden dönmez.
“Allah, içinizden iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapan kimselere vaat etti ki, kendilerinden öncekilere verdiği gibi onlara da yeryüzünde iktidar verecek, onlar için hoşnutluğuna vesile kıldığı dinlerinin yerleşip yayılmasını sağlayacak, şu andaki korkularını güvenliğe çevirecektir; çünkü onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk etmektedirler. Bütün bunlardan sonra kim inkâra saparsa yoldan çıkmış kimseler işte bunlardır. (24/Nur: 55)
Rablerinden korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük sevk edildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: 'Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin.' (39/ Zümer: 73) Bu yolda yürüyenlere selam olsun. Selam ve dua ile…