Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Engin GÜLTEKİN


İBRAHİM'İN YOLUNDAN INSTAGRAM'A: DİNDARLIĞIN DÖNÜŞÜMÜ

Engin Gültekin'in "yeni" yazısı...


“Allah’a yemin ederim ki, siz ayrıldıktan sonra putlarınıza bir plan kuracağım.”
"Sonunda onları paramparça etti; yalnız büyüklerini bıraktı. Belki ona başvururlar diye.”
(Enbiyâ, 21/57–58)

Ardından Hz. İbrahim’in akla hitap eden duruşu şöyle anlatılır:

“Hayır, bunu şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!”
(Enbiyâ, 21/63)

Hz. İbrahim putları coşkunun, sloganların ya da ilahilerin etkisiyle değil; aklın, hikmetin ve imanın rehberliğiyle kırmıştır. O, çağının bütün batıl inançlarına ve sapkın fikirlerine meydan okumuş; müşrik düzenin çelişkilerini ve paradokslarını cesaretle ortaya koymuştur. Bunu popüler kültürün rüzgârına kapılarak değil, tevhid bilinci ve iman gücüyle başarmıştır.

Son günlerde Celal Karatüre tarafından seslendirilen Kâbe'de Hacılar Hu Der Allah, toplumun geniş kesimlerinde derin bir karşılık bulmuştur. 7’den 70’e milyonlarca insanın gönlüne dokunan bu eser, coşkusu, samimiyeti ve Kâbe merkezli muhtevasıyla birçok kalpte manevi bir kapı aralamıştır.

Bu ilginin ve teveccühün, ilahi bir lütuf olduğu kuşkusuzdur. Ancak burada durup şu temel soruyu sormak gerekir:
Bu ilahide zikredilen “Allah” lafzı, gerçekten idrak edilseydi ne olurdu?
Sadece duygusal bir etkilenmeyle sınırlı kalmayıp, aklî ve kalbî bir teslimiyete dönüşseydi; bir müzik formundan ziyade bilinçli bir zikir halini alsaydı; taklitten tahkike yönelen bir iman bilinciyle dillendirilseydi, nasıl bir toplumsal ve bireysel dönüşüm ortaya çıkardı?

Müslümanlar günde beş vakit:
“Allahu Ekber”
“La ilahe illallah”
ifadelerini tekrar etmektedir. Ezanlarla, namazlarla bu hakikat sürekli hatırlatılmaktadır. Ancak esas mesele, bu sözlerin hayatın hangi alanına ne ölçüde yansıdığıdır.

“Allahu Ekber” demek, teorik bir inanç beyanı değildir. Bu ifade:
“Hiçbir güç, hiçbir sistem, hiçbir ideoloji, hiçbir otorite Allah’tan büyük değildir.”
anlamını taşır.

Kur’an’da bu hakikat açıkça vurgulanır:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır.” (Yûsuf, 40)

Eğer bu ilke gerçekten içselleştirilmiş olsaydı, Müslümanlar hayatlarını Allah’ın hükümlerinden bağımsız biçimde düzenlemeyi sıradan ve meşru görürler miydi? Bu soru, günümüz İslam dünyasının en temel muhasebe alanlarından biridir.

Tasavvufi gelenekte “Hu”, Allah’ın zatına işaret eden derin bir hitap biçimidir. “Hu Allah” demek:
“Tek varlık, mutlak hâkim, yegâne Rab sensin.”
demektir.
Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

“De ki: O Allah tektir.” (İhlâs, 1)

Bu bilinci içselleştiren bir insan:
Putlaştırılmış değerlerin önünde eğilmez,
Batıl sistemleri kutsamaz,
Rızkı, düzeni ve otoriteyi Allah’tan bağımsız kaynaklara atfetmez.
Zira Kur’an uyarır:

“Allah ile beraber başka ilahlar edinmeyin.” (İsrâ, 22)

Bu ayet, tevhidin sadece inanç değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olduğunu ortaya koymaktadır.
Kelime-i Tevhid’in Yapısal Analizi
“Lâ ilâhe illallah” ifadesi, tevhidin özlü bir formülasyonudur ve üç temel aşamadan oluşur:

1.“Lâ” – Reddediş:
İlk aşama, bilinçli bir inkârı ifade eder:
Zulme hayır,
Şirke hayır,
Putlaştırmaya hayır,
Beşeri mutlaklaştırmaya hayır.
Kur’an bu noktayı şöyle temellendirir:

“Tağutu inkâr edip Allah’a iman eden…” (Bakara, 256)

2.“İlâhe” – Sahte Tanrılar
İnsan, farkında olmadan çeşitli değerleri ilahlaştırabilir:
Para,
Makam,
İdeoloji,
Nefsi arzular.
Kur’an bu durumu eleştirir:

“Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 23)

3.“İllallah” – Teslimiyet
Son aşama, mutlak bağlılığı ifade eder:

“Yalnız Allah’a kulum.”
“Sizin ilahınız tek ilahtır.” (Bakara, 163)

Bu yapı, tevhidin hem zihinsel hem ahlaki hem de toplumsal boyutunu ortaya koyar.

Günümüzde din, kimi zaman bir “kültürel gösteri” veya “sosyal vitrin” unsuru haline getirilmektedir. Sahne, reklam ve popüler kültür bağlamında kullanılan dini semboller, tevhid bilincini zayıflatma riski taşımaktadır.

Kur’an bu noktada uyarıcıdır:
“Dünya hayatı sizi aldatmasın. Şeytan da Allah hakkında sizi kandırmasın.” (Lokman, 33)

Bu bağlamda, İslam düşüncesinin önemli isimlerinden Seyyid Kutub’un şu tespiti dikkat çekicidir:
“Batıl bir zeminde hakkın çağrısı yapılamaz.”
Hakikat, ancak kendi ilkeleri üzerinde temsil edildiğinde anlam kazanır.

İslam düşüncesinde iman, sadece sözlü beyan değildir. Tahkikî iman; araştıran, sorgulayan, bilinçlenen ve hayata yansıyan bir inançtır.

Kur’an da müminin psikolojisini şöyle tarif eder:

“Müminler, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen kimselerdir.” (Enfâl, 2)

Bu ürperti, geçici bir duygusallık değil; sorumluluk bilincidir. Sahneyle değil, secdeyle beslenir.

“Kâbe’de Hacılar Hu Der Allah” ilahisi:
Fıtrata hitap etmekte,
Kalpleri yumuşatmakta,
İnsanları Allah’a yöneltmektedir.
Bu yönüyle önemli bir işlev görmektedir. Ancak ilahiler, nihai hedef değil, birer araçtır. Asıl hedef:
İlahi dinlemek değil, ilahi düzene göre yaşamak olmalıdır.

Sanatsal etki, ahlaki ve toplumsal dönüşümle birleşmediğinde eksik kalır.

Eğer “Allah” lafzı gerçek anlamıyla idrak edilseydi:
Zulme karşı duyarsız kalınmazdı, haksızlık normalleştirilmezdi,
Şirk kültürü yaygınlaşmazdı, hayat vahiy merkezli inşa edilirdi.

Kur’an bu bütünlüğü şöyle ifade eder:

“De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En‘âm, 162)

Bu ayet, tevhidin sadece ibadet alanıyla sınırlı olmadığını, hayatın tamamını kapsadığını göstermektedir.

“Hu Allah” diyelim…
Ancak:
Sadece dudakla değil, hayatla,
Sahnede değil, secdede,
Duyguyla değil, şuurla.
Böyle bir tevhid bilinci yerleştiğinde:
Batıl ideolojiler çözülür,
Putlaştırılmış değerler yıkılır, kalpler yeniden dirilir. Çünkü tevhid, bir slogan değil; kapsayıcı bir hayat nizamıdır.

Selam ve dua ile...

Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR