Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Engin GÜLTEKİN


HIRSIZLIK: MEDENİYETLERİN SESSİZ KATİLİ

Engin Gültekin'in "yeni" yazısı...


Hayatta en büyük günahlardan biri hırsızlıktır. Çünkü hırsızlık, tek başına bir suç olmanın ötesinde, birçok günahın kapısını aralayan ana bir bozulmadır. Ne var ki hırsızlık denildiğinde, insanların zihnine bilinçli olarak yerleştirilen dar bir tanım gelir; Herhangi bir şeyi veya bir malı izinsiz almak...

Oysa bu, hırsızlığın sadece görünen bir yüzüdür. Asıl yıkıcı olan ise görünmeyen birden çok olan yüzüdür.

Toplumu içten içe çürüten, adaleti kemiren, güveni yok eden hırsızlık; çoğu zaman iş başında, makam koltuklarında, fabrikalarda, kariyer basamaklarında işlenir. Üstelik bu hırsızlar çoğu zaman “başarılı”, “vizyoner” ya da “güçlü” sıfatlarıyla anılır.

Aslında bütün günahlar, bir yönüyle hırsızlıktır.

Bir insan öldürüldüğünde sadece bir can alınmış olmaz. Onun etki ettiği hayatlarda çalınmış olur.

Bir çocuk babasız veya annesiz, bir anne evlatsız, bir kadın eşsiz bırakıldığında sadece hayatlar çalınmış olmaz. Bir toplumun güven duygusu da çalınmış olur.

Yalan söyleyen insan, muhatabının gerçeği öğrenme hakkını gasp eder.

Adaletsiz karar veren, mazlumun hak arama umudunu çalar.

Emeğin karşılığını vermeyen, alın terini çalar.

Kur’ân bu hakikati çok net bir ölçüyle ortaya koyar:

“Bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk yapmayan birini öldüren, bütün insanları öldürmüş gibidir.”

(Mâide, 32)

Çünkü burada çalınan sadece bir hayat değil, birden çok hayattır.

Hırsızlık: Toplumda güveni yok eder. Adalet duygusunu çürütür.

Emeği değersizleştirir.

Helâl–haram bilincini silikleştirir.

Güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzen üretir.

Bu yüzden Kur’ân’da hırsızlık, yalnız bireysel bir suç olarak değil, toplumsal bir tehdit olarak ele alınır:

“Hırsızlık yapan erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin.”

(Mâide, 38)

Bu ayet çoğu zaman yanlış anlaşılır. Buradaki amaç cezalandırmak değil, toplumu korumaktır. Çünkü hırsızlık yaygınlaştığında, artık kimse emeğinin karşılığından emin olamaz.

Dünyada iki tür hırsız vardır: Bunlardan biri Polis tarafından yakalanan küçük hırsızlar diğeri ise; Polis tarafından korunan büyük hırsızlar.

Hasan-ı Basrî Hazretleri, hırsızlıktan yakalanıp götürülen birini görünce şöyle der:

“Subhânallah! Aşikâr çalanı yakalıyorlar da gizli çalanı yakalamıyorlar.”

Bu söz, hırsızlığın sadece sokakta değil; sistemde, düzende, güç ilişkilerinde işlendiğini anlatır.

Bugün “profesyonel para kazanma yolları” diye sunulan birçok yöntem, aslında modern çağın meslekleşmiş hırsızlığıdır. Emeği sömüren, doğayı talan eden, insanı rakama indirgeyen sistemler bunun en açık örneğidir.

İslâm hukukunda hırsızlık cezası sonuçtan önce sebeple ilgilenir. Soru şudur:

Neden çaldı?

Hz. Ömer (ra), kıtlık döneminde hırsızlık yapanlara ceza uygulamamıştır. Çünkü ortada bir suçtan önce adaletsiz bir düzen vardır.

Daha da çarpıcı olanı şudur:

Hz. Ömer, hırsıza ortam hazırlayanları, yani adaletsizliği doğuran yöneticileri sorumlu tutmuştur. Ona göre aç bırakılan insanın hırsızlığından önce, aç bırakan sistem yargılanmalıdır.

Bu, İslâm’ın hırsızlığa bakışındaki derinliği gösterir:

Suçu değil, suçu doğuran düzeni hedef alır.

Hırsızlık sadece bir malın çalınması değildir.

Bir hakkın, bir umudun, bir hayatın, bir geleceğin çalınmasıdır.

Bu yüzden hırsızlık, bireysel bir günah olmanın ötesinde, medeniyetleri çökerten ahlâkî bir virüstür.

Ve belki de bugün asıl sormamız gereken soru şudur:

Kim çalıyor?

Ne kadar çalıyor?

Ve... 

biz buna neden sessiz kalıyoruz?

 

Selam ve dua ile...

 

Engin GÜLTEKİN

Eğitimci-Yazar-Sosyolog

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR