İran’da “İslam devrimi” vukubulduğunda, biz lise sıralarında öğrenci idik.
Aradan tamı tamına kırk yedi yıl geçmiş!
Dile kolay, tam kırk yedi yıl. Yani, yarım asra üç “kısa” yıl kala…
Orada devrim olduğunda, biz de, materyalist eğilimi solcu gençler olarak bir başka devrime kulak kabartmıştık; Nikaragua’daki “Sandinst” sosyalist devrime…
O günün solcu, sosyalist gazetelerini didik, didik eder, o gazeteleri adeta tarar, devrimle ilgili bilgileri günü, gününe takip ederdik; dönemin solcu gazeteleri olan “Milliyet”, Cumhuriyet, Vatan gazetesini vs.
Biz, kulağımızı Nikaragua’dan “günlük olarak” gelecek haberlere kabartmışken, birden karşımıza, o da yanı başımızda bulunan komşu bir ülkeden devrim/inqılâb haberleri gelmeye başlamıştı.
Bu haberlere rağmen, büyük oranda şimdilerde de olduğu üzere, bu ülkenin insanının büyük çoğunluğu için İran, dışa kapalı, niteliği ve niceliği pek bilinmeyen bir ülkeydi!
Bunun yanında oraya ilgi duyan az sayıda insan için İran “şu ya da bu şekilde” bir miktar olsa da biliniyordu.
En önemlisi, Selçuklunun ilk günlerinden itibaren, İran, Türk nüfusun uzun asırlar yaşadığı bir belde idi.
Bir de bin beş yüzlerde Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında vukubulan salt Türklük içeren, ama görüntü açısından “itikad maskeli bir kardeş kavgası”na taraf kılınıp da oradan Osmanlı idaresinde bulunan Kürdistan’ın batısına “bir şekilde” yerleştirilen Sünni Kürtlerin de büyük bölümünün uzun asırlar yaşadıkları bir belde idi İran.
Bu iki halkın, oraya dayanan hayatlarına bakıldığında, İran, bilinmeyen, değil niteliği, niceliği dahi açık, ortada olan bir coğrafya olması gerekirdi.
Ama nasıl olduysa, burada Yavuz Sultan Selim’in, Türkler ve Kürtler üzerinden ayakta tutmaya çalıştığı, o da salt siyaseten ve meşruiyet anlamında bir Sünnicilik ile –Sünniliğin kendisi değil- Şah İsmail’inde, Ali Şiası yerine Safevi Şiasını ayakta tutmasına bakıldığında, “hafıza –i beşer nisyan ile malüldür.” İfadesinin ete, kemiğe bürünerek karşımıza çıktığını görmekteyiz.
“Hafıza-i beşer…” ifadesinin, yüzünü Allah’a, Kur’an’a ve dolayısıyla İslam’a dönmüş, yönünü o şekilde tayin etmiş bulunan ilk dönemin tevhid ehli Müslümanlarının yapıp ettiklerine bakıldığında, bu salt siyasete angaje edilen durumun bir anlamının olmaması gerektiği düşünülür.
Ama hakkı ve hakikati değil de, kendilerinin örnek alındığı İslam öncesi İran ile Bizans’ın, güce ve baskıya dayanan kirli mirası sonucunda, Müslümanların iki ana kutba ayrı(ştırıl)dığı bilinmektedir.
Bu ayrışmanın temeli; İslam’ın pâk mesajının hilafına; eski dönemlerin var olan ve hep görünür, görünmez bir tonda put üreten statükocu/sağcı/muhafazakâr tandanslı mirasların yeni döneme uyarlanma esprisine dayanmaktadır.
İran’da, bu işin mahiyeti nedir, o ayrı bir konu, ama bizim coğrafyamızda ise, sözde Allah, peygamber, kitap adına, ama yukarıda belirttiğimiz üzere “statükocu/sağcı/muhafazakâr tandanslı” mirasın, hem de, Mehmed Âkiflerin, birçok değerli âlim, entelektüel ve Müslüman aydınların, “pörsümeyen eski”nin yeniden hatırlatma çabalarına ve günümüz iktidarlarının da büyük oranda “siyasetsen” işlerine gelen popülist/hurafeci çevrelerin pervasız bir şekilde İslam gerçeğini iç etme çalışmalarına bir nevi alan açması, İslamcı çabaları boşa çıkarmakta…
O boşa çıkarılan çabaların esas etkisi, her zamandan farklı olarak, şu an emperyalist ve Siyonist ABD-İsrail’in, hiçbir meşru sebepleri ve hakları olmadığı halde bir İslam beldesi olan–yanlışı ve doğrusuyla Müslüman bir laboratuar görevini üstlenmiş bulunan- İran’a yönelik kanlı saldırılarında kendisini çok açık bir şekilde göstermektedir.
Yukarıda, İran’ın, günümüzden hareketle, geleceğin İslam dünyası için bir laboratuar işlevi görmesi gereken, bazı açılardan gören durumuna baktığımızda, elbette orada olan, biten her şeyin “tıkır, tıkır” işlediğini, hiçbir yanlışın olmadığını iddia etmiyoruz. Kaldı ki, hiçbir kimse, ne İran’da, ne biz de ve ne de bu dünya hayatında her şeyin yoluna sorunsuz bir şekilde devam ettiğini iddia edecek değildir.
İran’ın, binlerce yıla dayanan tecrübesi, kültür yapısı, devlet geleneği, birçok ülkenin geleneğinden ve halkının yaşayışından bariz farklılıklar taşımaktadır. Bu da gayet normal bir şeydir.
Bunun yanında, bir kısmı Şia kültürüne dayanan, bir kısmı da, biz de de olduğu üzere (Osmanlı-cumhuriyet etkileşimi, karması) birçok modern paradigmadan etkilenme sonucunda oluşturulan eklektik yapılar ve durumlar ile var olan uyumsuzluk; ister istemez İran’da yönetim kargaşasına, karmaşasına(ör. var olan birden çok askeri/güvenlik yapısı gerçeği) yol açmış bulunmaktadır.
Bunlar, elbette ele alınmayı gerektiren ve var olan kargaşa ve karmaşanın izalesi için olması gereken şeyler.
Bunları, onlara ve iz düşüm açısından bizlere de hatırlatmak(ör. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yol açtığı yanlışlar) gerekir.
İster Sünni, ister Şii olsun, aklın başında hareket eden, kendi mezhebini, meşrebini “haddi aşmadan” hayatına anlam katma suretiyle değerlendirme yolunu tutan, ümmeti önceleyen, hakka ve hukuka son derece riayet eden İslamcı kişilerin, cemaat ve grupların; hele ki, emperyalist kâfirlerin Müslüman İran’a saldırdıkları bir ortamda fitne çıkararak mezhepçilik yapmaları pespaye, iğrenç ve artık anlaşıldı ki, Siyonizm ayarlı, oradan beslenen güruhların alçakça eylemleri olduğu kendini –en çokta sosyal medya aracılığıyla- göstermiş bulunmaktadır.
Böyle bir eylem, değil mezhebini din haline getirmiş Sünni kesime mensup çevreler, kişiler, Şia tarafından, ya da bir başka İslami formdan olsunlar, eylem biçimleri ve sonuçları pek de değişmeyecektir.
Bir de buna, devlet katında bulunup işi diplomasi olan zevatında, “kendi hakkını koruma şartıyla” bürokratik teamülleri bir an, bir tarafa koyup işe, iyi komşuluk ilişkileri ve İslam kardeşliği perspektifiyle bakması gerekir.
Gerçi, iktidarda, konuya yaklaşımda bir iyi niyet göze çarpmaktadır. Ama devletin, kendini batı bloğundan azade kılması da, bugün için olduğu kadar geleceğimiz açısından da elzem olmaktadır. Bu, elbette, sağlam bir irade ortaya konulunca olacak bir şeydir, haddizatında…
Bunlar bir şekilde olur ve su mecra’ını bulur, ama kendi mezhebini, meşrebini, yorumunu din haline getiren; yetmedi, yer, yer emperyalistlerin dilini kullanan, sık, sık onların oyununa gelen, asırlık uykularından hâlâ bir türlü uyanamayan, ama geçmişin –hakikat payı oldukça düşük- spekülasyonel bilgi kırıntıları üzerinden oluşturulan fitnelere tav olan zevatın –her iki taraf için geçerli- nasıl bir sağlam ve güvenilir bir yol izleyeceği ise –maalesef- şimdiden meçhul.
Her şeye rağmen, kendimize ve karşı tarafa da ayna tutarak var olan eleştirilerimizi sonraya bıraksak, hayırlı bir iş yapmış oluruz vesselâm…
*)İnşaallah, geçmişten bugüne İran ile ilişkimize dair görüşlerimizi de başka bir yazıda serdetmeye gayret göstereceğiz.


