Necip CENGİL

Tarih: 18.03.2022 11:42

HAYATA VE BİLMEYE DAİR

Facebook Twitter Linked-in

 

Necip CENGİL

Hayata, dünyaya, bilmeye ve hesaba nasıl baktığımız önemli; birini ötekine tercih ediyorsak hatalar zincirinin ilk halkasını başlatmış oluruz. Hepsine karşı “adil” olur, her birini yerli yerinde tutarak değerlendirirsek hatalar zinciri halkalarını azaltma imkânımız olur. Hiçbiri diğerinin yerine kullanılmak veya diğerine tercih edilmek için var değil. Dünya ebedi değil, hayat dünya ve ahiret olmak üzere var, hesap “ne yapsam kârıma” dememek için ve ortalama ahlakın oluşmasına katkı için önemli. Bir de bilenlerden olmak, ilim sahibi olmak veya olmamak var. Hayat boyu öğrenmek koşusu var. Düşünmeyi, tefekkürü, ilmi değerlendirmeyle yol almayı, bilmenin ve bilmemenin sonuçlarını anlamayı önemseyenler veya küçümseyenlerden olmak var.

Dünyayı ahirete, ahireti dünyaya tercih edip her birini önemsizleştirmemekle hayattaki yerimizi almalıyız. Zira Dünya ahiretin tarlasıdır, muadili değil. Ahiret hesabın ortaya çıkaracağı hayat sahasıdır önemsiz değil. Her ikisinin de sahibi olan Allah’ın kurallarına uyarak (takva) ilk oto kontrolümüzü yapabiliriz. Kuralları olmayan bir hayat düşlemez ve böylece bizi derine çeken bir girdabın içine düşmemiş oluruz. Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu ölçüsünü bütün bir hayata yaymamız gerekir. Allah’ın kelimeleri öğrettiği Âdem olmanın ağırlığını taşıyabilmek önemli…

Öğretilen kelimelerin hepsini öğrenmediğimizi, her birinin kendi zamanında ortaya çıkacağını, bu konuda “vardığımız düşüncelerin” nihai olmadığını, kurduğumuz her cümlenin içinde bir boşluk olduğunu ve doğru kelimeyi/kelimeleri beklediğini tefekkürle yolumuzu tahkim etmeliyiz. Bütün kelimeleri bildiğimizi kabul ederek oluşturduğumuz şablonların birer tuzak olacağını anlayabilmeliyiz. Bugün bilinç dediğimiz şeyin, yarın cümleler arasında uygun kelimeyi bekleyen boşluklar barındırdığını düşünürsek, bu cümlelerin bizi bağlayan ve işimizi zora sokan hüküm cümlelerine dönüşmeyeceğini anlar ve bilinç sandığımız şeyin boşluklu cümlelerden oluştuğunu görebiliriz. Bunun için “biliyorum” ifadesi yerine “bilmiyorum” “öğrenmeye çalışıyorum” ifadelerini kullanmalıyız zira bildiğini sananın sapması kolay olur, bilmediğini söyleyen araştırır, daha güzeline ulaşmaya çalışır. Bilmiyorum dediğimizde, cümlelerdeki boşlukları fark ederek, sabırla en uygun kelimeyi öğrenmeye çabalarız. Ve boşlukları Allah’ın öğrettiği en uygun ve en güzel kelimeleri bularak tamamlamaya gayret ederiz. Boşluklardan oluşan cümlelerin bilgiçliğiyle hareket etmemiş oluruz. Bu tarzı geliştirdiğimizde, “biz biliyoruz, böyle düşüneceksin” veya "Biz ne öğretirsek doğrudur, bizim öğretmediklerimiz yanlıştır" diyenlerin de tuzağına düşmemiş oluruz. Mesela Âdem’in iki oğlundan biri her şeyi bildiğini, kardeşinin sevilmesini ve kendisine tercih nedenini bu bilgiyle çözdüğünü ve onu öldürürse bütün sevginin kendisine döneceğini düşündü belki de ve düşündüğünü yaptı ama kargayı kendisine güldürdü. Bugün aynı bilme kabulüyle kardeşlerini öldürenleri görüyoruz. Demek ki cümlelerindeki boşlukları görme zahmetine katlanmak yerine “her şeyi bilmek körlüğüne” kapılanlar oluyor. Evet, her şeyi bildiğini sanmak bir körlüktür. Böyle bir tehlike her birimiz için pusudadır. Ben biliyorum diyerek nihai cümlelerini kurarak sahneye çıkanlar, kurdukları hüküm cümleleriyle kendilerini nasıl zor ve gülünç duruma düşürdüklerini zamanla öğreniyorlar. Bu sefer de “kibir” devreye girdiğinden, bir kısmı, kurdukları cümlenin yanlışlığını veya eksikliğini kabul etmek yerine, yeni yanlış cümleler kuruyorlar. Ve “her şeyin doğrusunu bilen rolü oynayarak” kendi tuzaklarını derinleştiriyorlar. Oysa araştırmak, başkalarını dinlemek, eleştirenlere kulak vermek, yeni ve daha güzel kelimeler olabileceğini kabullenmek, istişare ile tuzaktan giderek uzaklaşabilirlerdi. Tabi istişareyi, “salt kendi görüşlerine başvurulması” olarak kabul edenlerin tuzağı görmeleri giderek zorlaşıyor. Kabul etmeliler ki; bilmenin, öğrenmenin sırrı “bilmiyorum” veya “yanlış biliyor olabilirim” gibi ifadelerde saklıdır. Hikmete de böyle ulaşılabilir. Her “bilmiyor olabilirim” ifadesi sürekli öğrenme yolunu besler. Herkes birbirine olan ihtiyacını anlar, bilmenin mutlak anlamda Allah’a ait olduğunu, insanın ancak O’nun yarattığı kelimeleri yerli yerinde kullanarak bilmeyi geliştirebileceğini öğrenir.

En can alıcı yanlışı, bilgimizin yeterliliğine güvenerek, “ben biliyorum” kesin hükmüyle yapacağımızı öğrenmemiz önemlidir. Biliyoruz diyerek kurduğumuz cümlelerdeki boşlukları göremediğimizde yanlış öğrenir, yanlış yönlenir ve yönlendirir, sınırlarımızı ihlal ederiz. Biliyorum dediğimizde aslında bazı kelimelere ulaşmışızdır belki ve henüz bilmek aşamasına gelmemişizdir. Ulaştığımız kelimeleri yeterli görmek sapma getirir. Eksik kelimeler vardır. Sabırla o kelimeleri bulmak gerekiyordur. Yeni kelimeler öğrendikçe sorular da artar, nasıl bir cümle kurmalıyım ki hayata faydası, katkısı olsun veya hangi kelime toplam faydayı, hangi kelime toplam zararı besler, diyerek kendimizi geliştirmeliyiz. Zira mesela hukuk sistemi içinde bir hâkim veya savcıysak, ya da kendimizi öyle konumlandırmışsak, doğru kelimeye, bilgiye ulaşmadan cümleyi kurarsak, nice hayatın bedduasına tutulur ve cehennemimizi besleyebiliriz. Mesela çocuk eğitiminde yeterli araştırmamız, tecrübemiz, ilmi salahiyetimiz yoksa veya bu konudaki bilgileri aslında zihin dünyamızda hazmetmediğimiz halde kuracağımız cümlelerle nice ailenin, çocuğun yarınlarını karartabiliriz. Mesela “inşa mı hüküm mü” diye kendimize sormadan, insanın sorumluluğunun hüküm değil inşa olduğunu kabul etmezsek, kuracağımız eksik kelimeli hüküm cümleleriyle hayatı yangın yerine ve kan deryasına çevirebiliriz. Nice kişi heybelerindeki kelime kırıntılarıyla kendini âlim, nicesi zahit, nicesi muttaki, nicesi üstat, nicesi muallim, nicesi emir sahibi görmeye başlar. Oysa Allah’ın resulü “âlimler resullerin varisleridir” demekte ve bilmeye, ilme dikkat çekmektedir. Bu konuda da “bildiğinin âlimi, bilmediğinin cahili” sınırını göremeyen veya bu sırra eremeyenler kapsam dışıdır zira “sizin hayırlınız insanlığa faydalı olandır” gibi tamamlayıcı ifadeleri de görmek gerekir. Faydayı sürekli beslemek ve ilmin nihayetinin olmadığını görmek gerekir. Resullerin nasıl adım adım vahiy ile beslendiğinin hikmetini çözemedikleri halde kendilerini “yeterli bilgiye sahip âlim” olarak görenler yanlış cümleler kurarak ifsat edici olabilirler. Âlimler resullerin varisleridir ancak kendini varis olarak görenler ondaki hikmeti de anlamaya çalışmalıdır. Mesela resullerin hayatında nasıl ki vahiy süreklidir, bıraktıkları “emanet miras” için de ilmin sürekliliğini, öğrenmenin sürekliliğini, öğrenilenlerin nasıl insanlığa, hayata faydalı olarak sunulacağını da sürekli bir tefekküre tabi tutmak gerekir. Vahiy resullerin hayatı nihayet bulana kadar sürer, ilim de âlim olma iddiasındakiler için öyle; bildiklerim yeterli diyenden ne âlim, ne zahit, ne muttaki, ne muallim, ne üstat, ne idareci olur.

Öğrendiğimiz birkaç bilgi kırıntısıyla köklü şirketler kuramayacağımızı bildiğimiz halde, kendilerini yenilemeyen kişiler, elde ettikleri şeyi avuçlarında tutup başkalarından saklayarak; şirketleri, kurumları, sivil toplum örgütlerini, dernekleri, eğitim kurumlarını, iktisadi ve teknik kurumları yönettiklerini sanabiliyorlar. Devletleri yönetmeye talip olanlar, bir noktadan sonra öğrenmenin sürekliliğini unutabiliyorlar. “Ben her şeyin doğrusunu biliyorum” diyenler ortaya çıkabiliyor oysa güneş bile her gün aynı şeylerin üzerine doğmaz, bir değişim yaşanmaktadır, yeni gün yeni bilgilere ihtiyaç duyacaktır. Hep daha doğrusunu, iyisini, güzelini aramamız ve kendimizi yeterli saymamamız gerekiyor. Kendini yeterli sayanlar yanlışlara sapar, yanlış kararlar alır, yanlış öneriler yapar, yanlış emirler verir.

Bilmek öğrenmekle bağlantılıdır ve süreklidir. Hayat ilimle beslenir, güzelleşir, cehaletle kirlenir. Öğrendiğimiz kelimeleri yeterli görüp hüküm cümleleri kurmaya kalkınca da “vasat ümmet” kimliğinden uzaklaşır, iblisin düştüğü yanlışın, çukurun daha derinine düşeriz.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —