Kur'an, Sahih İslam ve Tevhid ile tanıştıktan ve de İslamı bir hayat tarzı, din ve dava edindikten sonra hayatım, hayata bakış açım, olayları ve eşyayı değerlendirme perspektifim tamamen değişmişti...
Adeta yeniden doğmuştum... Hayatı Kur'ani zaviyeden ve Kur'an'ın gölgesinde yaşamaya çalışıyor, aynı zamanda başkalarının da bu huzur, sükun ve güvet dolu atmosfer ile tanışması, bu hazzı tatması ve de yaşamasına vesile olmak için gece gündüz çalışıyordum...
Kafamda, yıllardır birikmiş olan, tüm soru ve sorunlar Kur'an sayesinde cevaplar buluyor ve tüm bilinmezlikler ve belirsizlikler ortadan kalkıyordu...
Artık, benim için gelenek, görenek olarak ki, bilgi, bilinç ve basiretten uzak olan tadı, ruhu olmayan, şekilci bir din ki, içinde birçok bidat ve hurafeyi barındıran ve de Kur'an'dan beslenmeyen, Allah Resulü ve sahabelerinin yaşamamış olduğu, geleneksel bir İslami anlayış ve yaşantı değil, bilakis Kur'an'dan beslenen, tevhidi önceleyen ve Resulü Ekrem ve de sahabelerini örnek alan, geçmişe takılıp kalmayan, günümüzü de ıskalamayan, geleceğe ait de sözü, düşüncesi, penceresi ve de geniş bir persfektifi bünyesinde barındıran yeni bir İslami inanç, amel ve eylem bütünlüğü oluşmuştu...
Benim bu şekilde İsami, Tevhidi ve Kur'an'i bir iman ve bakış açısına sahip olmamda ve benim yetişmemde emeği, bedeli, çaba ve de gayreti olan insanlardan bazılarını ise, şunlar olarak sayabilirim...
Her şeyden önce, birincisi Kur'an-ı Kerim, ikincisi bu Kur'an-ı Kerim'i anlamam noktasında Kur'an'i kavramları açıklayan kitaplar, özellikle de merhum Mevdudi'nin dört terimi, Şehit Seyyid Kutup'un Fizzali Kur'an ki, özellikle 5.cilt ve yoldaki işaretler, merhum Sait Havva'nın Allah erinin ahlak ve kültürü, İslam üç ve beş, merhum Muhammed Kutubun Kur'an'da Tevhid, İlami etütler, İnsan psikolojisi üzerine etüdler ve İslam'ın etrafındaki şüpheler, Şehit Hasan El Berna'nın risaleleri, merhum Sait Ramazan El Butininin fıkhus siresi, Şehit Ali Şeriati'nin dine karşı din ve hac, Ali Ünalın Mekke Resullerin yolu, bizatihi beraber yol yürüdüğümüz dava ve davette bulunduğumuz ve uzun yıllardır kendisiyle beraber olup istifade ettiğimiz, muhterem hocam Ramazan Kayhan Hoca, daha sonraki yıllarda benim en zor günlerimde yanımda yer alan azmi, gayreti ve mücadelesi ki, maddi manevi olarak her kardeşin, her türlü sorun ve sıkıntısına ortak olmaya çalışan Davut Güler abim, Malatya İmam Hatip'te okurken derslerine iştirak ettiğim çok kıymetli hocam Gazi işler, Darende ve Malatya İmam Hatip'te beraber okuduğumuz güzel insan Hulusi Boyraz vb...İnsanlar sayabilirim....
İslami mücadele, her şeyden önce Takva ve samimiyet, ilim ve amel, ahlak ve edep mücadelesidir...
Ancak, samimi ve gönülden İman eden ve de Rablerinin rızasını tek gaye edinen insanlar, bu mücadeleyi sonuna kadar sürdürebilirler...
1987 yılında, bir ev ortamında başlayan hidayet ve mücadele sürecim, aradan geçen yaklaşık 35 yılı aşan bir süredir ve de ilk günkü gibi aşk, şevk ve azimle yoluma devam etmektedir...
O, dava aşkı ve mücadele isteği, kardeşlik duyguları, Tevhid, adalet ve özgürlük düşüncesi, İnsanın içine bir kere giren, insanı adeta yakan, kavuran kor ateşi ve de meşalesi sürekli elimde, kalbimde, gönlümde yerini koruyor ve mücadeleme kaldığım yerden devam ediyorum...
Tabii ki, herkes gibi, bende insan olduğum için, bazı dönemler durağanlıklar, kırılganlıklar, dönemsel kızgınlıklar ve kırgınlıklar, küskünlükler, düşmeler bende de olmuyor değil...
Ancak, her şeye rağmen, kimlik ve kişiliğimi, inanç ve düşüncemi, mücadele azimimi koruyor, dava ve davetimi tüm cihana anlatma, tüm İnsanları bu kutlu yola davet etme, davamızın esaslarını ortaya koyma, saha ve sahnede bulunma istidadımı koruyorum...
Her şeyden önce, her insanda az ya da çok olduğu gibi, benim de kendime ait bir takım duygusallıklarım, eksikliklerim, zaaf ve kusurlarım vardır...
Allah (cc) kimseyi dört dörtlük ve mükemmel olarak yaratmamıştır ve bu şekilde bir de bir kul da istememektedir....
Önemli olanın hata yapmamak, günah işlememek, zaaf ve kusurlardan tamamen uzak, azade ve masum olmak değil, bilakis her kusur, zaaf günah ve hatalarımızın sonrasında, yaptığımız günah, kötülük, sapma, zaaf ve kusurlarımızı savunmadan, gerekli özeleştiri ve ders ve gerekli olan tecrübeleri de çıkararak, bir daha aynı hatalara düşmeme gayret ve de basiretini göstermektir...
Doksanlı yıllar, Türkiye İslami hareketi açısından, çok verimli ve birçok açıdan, yavaş yavaş da olsa, kurumsallaşmaya, normale ve kitleselleşmeye doğru açılımın olduğu yıllar olmuştur...
Yetmişli yıllarda Tevhid, Ümmet, adalet ve özgürlük söylemleriyle yola çıkan, Türkiye Müslümanları, doksanların ortasından itibaren, özellikle de üniversitelerde yoğun ve samimi bir mücadele ortaya koymuşlar ve binlerce bay ve bayan Mücahit ve Mücahide kardeşimiz bu süreçte İslami hareket saflarına katılmışlardır....
Hak, hukuk, adalet ve İslamın hakimiyyeti ve İslam düşmanı zalimlere karşı sahada mücadele etmişlerdir...
İnsanların, Rabb'imizin indirmiş olduğu kitaba sımsıkı sarılmaları, İslamı bir hayat tarzı kabul edip ve buna uygun bir toplum ve de sistem talep etmeleri, laik, oligarşik, baskıcı, tek tipçi, beşeri ve zalim tağuti sistem sahiplerini rahatsız etmiştir...
Müslümanların, bu haklı, onurlu ve izzetli mücadelesi her zamanve her yerde olduğu gibi engellenmeye çalışılmıştır...
İşte, bu mücadelenin engellenmeye çalışılmasında, özellikle başvurulan yöntemler, provokasyonlar, terörize etmeler, itibarsızlaştırma, algı operasyonları, şiddete alet etme ya da kendi ajanlarıyla hareketi asli mecrasından uzaklaştırma hedeflenmiştir....
Çeşitli propagandalarla, bu Müslümanların.! dış mihraklı, ajan, provakatör, ülke, vatan ve millet düşmanı oldukları yaygarası yapılmış ve gelişen, normalleşen, yaygınlaşan, biraz da yerelleşen ve de normal seyrinde devam eden İslami mücadele, şiddet ve terör sarmalına alınmış ya da alınmaya çalışılmış ve akabinde de fiilen müdahale edilerek, bu güzel ve güzide hareket baltalanmışır...
İslami, söylem ve eylemlerle sahada olan, ama sistemden bağımsız hareket eden Müslümanların ki, ben de onlardandım, metodolojik olarak onaylamadığımız ve sistemin içindeki partilerden bir parti olan, Refah Partisi'nin iktidara gelmesi ve de Sincan'da Kudüs gecesi adlı bir program yapılması, Türkiye genelinde Müslümanların düzenlemiş oldukları başörtüsü, el ele eylemleri ve Beyazıt mitingleri sistemi rahatsız etmiş ve 28 Şubat 1997 yılında Türkiye'de post modern bir darbe yapılmıştır...
İslam'ın ve de İslami mücadelenin önünü kesmek, bu topraklarda İslam'ın hakim olmasını, sosyal, ekonomik ve kamusal alanda da İslam'ın referans alınmasını, toplum tarafından kabul görmesini istemeyen şer güçler, topluma ve de Müslümanlara balans ayarı yapmaya çalışmışlar ve de binlerce Müslüman sorgulamalardan ve tutuklamalardan nasibini almış ve birçoğu'da sistemin hapislerinde çürütülmüştür...
İslami mücadele, aynı zamanda, İnsani, Tevhidi ve Rabbani bir mücadeledir... Bu mücadelenin özünü ise, Rabbimizin rızası oluşturmaktadır...
Bu mücadelenin, ne şekilde, hangi argümanlarla, nasıl bir strateji izlenenerek yapılacağı, yine hangi söylem ve eylemler, tavır ve tutumlarla yürütüleceğine dair ve Rabbimiz kitabında bizlere yol ve yöntem göstermiş ve bizden önce bu hak yolda, tavizsizce mücadele etmiş olan Peygamberlerin (as) mücadelelerini ve de mücadele yöntemlerini, küfre, zulme karşı onurlu, izzetli ve dik duruşlarını örnek göstermiştir...
28 Şubat'ı yapanlar, toplumun inanç, yaşam tarzı ve düşünceleri ile bağları olmayan, toplumla ortak yönleri bulunmayan, bu topraklara ve bu topluma yabancı, laikçi, Kemalist, tek tipçi ve bağnaz, baskıcı bir gruptan oluşuyordu...
Bin yıl süreceği söylenen 28 Şubat, ancak 5 yıl sürebilmiş ve bu toplum, daha önce darbe yapılarak uzaklaştırılan, Necmettin Erbakan hocanın Refah Partisi'nin yerine, Erbakan hocanın talebesi olan, Recep Tayyip Erdoğan'ı ve AK Partiyi iktidara getirerek darbe karşılarına ve İslam düşmanlarına büyük bir mesaj vermiştir...
Ancak müslümanlar, iki bin öncesi, yaklaşık kırk yıl iddia edip, savundukları eylem ve söylemlerinden birçoğunu, iktidara geldikten sonra terk etmişler, mücadele ve müdafaa ruhunu ve de ne yazkk ki, Tevhid, adalet ve özgürlük söylemlerini bırakarak, daha ılımlı, soluk, sönül, renksiz, cılız ve de daha yerel, sisteme entegre olan, geçmişteki tüm iddia ve söylemlerinden neredeyse irtidat eden, yeni dönemde soluk, sönük, silik, sessiz bir mücadele yöntemini benimsemişlerdir...
Bu süreçte, "İslam"içi boşaltılarak, sadece şekle indirgenmiş, sisteme karşı mücadele eden insanlar, yelkenleri indirerek, sistemin gölgesinde izzet arar duruma gelmişlerdir...
Bizim mücadelemiz, salt bir iktidar, dünya malı ve makam elde etme mücadelesi değildir ve olmamalıdır da..!
Müslümanların mücadelesi, her zaman için Allah'ın Egemenlik ve Hakimiyet, Yasa ve kanun koyma yetkisini Allah'a verme, bu yetkiyi gasp edenleri alaşağı etme, onlara karşı mücadele etme, ortaya ahlak ve adalet temelli, yeni bir toplum ve sistem ortaya koyma üzerine yoğunlaşmalıdır...
Ehliyet ve liyakatın olmadığı, eski sistemin putlarına, putlaştırdıklarına, İslam'a karşı olan her türlü küfür ve şirkine, zulmüne, faizine, içkisine, kumarına ve de batıl yasalarına hiç dokunmadan, olduğu gibi kabul etmek ve devam ettirmek ve sistemi Müslümanlara meşru ve mübarek bir devlet ve sistem olarak aşılamaya çalışmak, bu dine yapılacak en büyük zulüm ve haksızlıklardan birisi olacaktır...
Bu din, bir başka din ve düşünceyle, sentezi kabul asla kabul etmez...
Bu dinin, kendine özgü bir yolu, yöntemi, metodu, usülü, üslubu ve yönetim tarzı vardır...
Beşeri sistemlerle, laik anlayışlarla, demokratik mücadele tarzlarıyla İslami mücadelenin ve İslam'ın hakim olmayacağı aşikardır ve de Sünnetullaha aykırıder...
İslam, bağımsız, adalet, özgürlük, Tevhid eksenli ve Rabbimizin Egemenlik ve Hakimiyet yetkisine dayalı adil bir toplum, adil bir sisteme onay verir...
O açıdan da, sistem kendisinin işine yarayacak partilere, kuruluşlara ve stk'lara ses çıkarmaz hatta onları gerekirse desteklerde..!
Ama, kendi hayat tarzı, mefkuresi, üzerine kurulduğu düşünce ve ideoloji, put ve putlarını, tüm batıl sistemini reddeden, bu beşeri, zalim ve de tağuti sistemi tümüyle, al aşağı edeceğini iddia eden ve bu noktada sözlü ve fiili bir mücadele ortaya koyan, İslami mücadeleye tağuti ve beşeri laik sistemler, hiçbir zaman izin vermemişler ve bunları kendilerine düşman görmüşler ve de onları yok etmeye gayret etmişlerdir..
İşte, özelde Türkiye Müslümanları, genelde ise, dünya Müslümanları şu anda, bu batıl küfür ve şirk düzenlerini laik, batıcı ve baskıcı küfür düzen, sistem ve rejimlerini nasıl değiştireceklerini ya da nasıl yok edeceklerini, bu hususta nasıl bir yol takip edeceklerinin, hangi usul, metod ve araçları kullanacakları noktasında net bir çözüm ortaya da koymuşta değillerdir...
İşte, asıl değişim ve dönüşüm iktidardan ziyade ki, Rabbimiz bu konuda sünnetullah olarak Rad suresi 11. ayette de ifade ettiği gibi... "bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe, Allah onların ahvalini, adabını ve de yönetimini asla değiştirmeyecektir..."
Öyleyse değişim, öncelikle bireyden ve toplumdan başlamalı, aşağıdan yukarıya, yataydan dikeye devam etmeli ve dikey bir seyir izlemelidir...
Yatayda bir değişim olmadan, dikeydeki değişim bizim istemiş olduğumuz ahlak, Tevhid, özgürlük ve adalet sistemini inşa etmeyectir...
İslamı, şekilci bir şekilde ele alan, sadece bireysel, çoğu zamanda Kur'an'dan uzak rüya, ilham, keşif, keramet ve menkıbe gibi kaynaklardan ya da argümanlardan teşekkül eden bir İslam anlayışı, İslam'ın istemiş olduğu bir İslam anlayışı değildir...
İslam'ın temeli Kur'an, Kur'an'ın yaşayıcısı da, Hz. Peygamber (as) ve onun sahabeleridir...
Her husuta, örnek ve önderlerimiz onlardır ve İslami mücadeleyi saha ve sahnede ortaya koyacak olan, tüm müslümanların örnek alması gereken insanlar Peygamberler ve son Peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir...
Biz hiçbir zaman, şiddete bulaşmadan, insanların can, mal, namus, akıl ve din emniyetlerini yoksa sayan, fakir, mazlum, mağdur, garip, yetim, çiftçi ve köylü insanları rahatsız ederek, ellerindeki mallarını gasp ederek ki, ne adına olursa olsun böylesi bir mücadele bizim mücadelemiz olamaz...
Bizim mücadelemiz, dili, dini, rengi, mehebi, meşrebi ne olursa olsun ezilene, düşene el uzatmak, mağdur ve mazlumun sorun ve sıkıntılarını gidermek, gözyaşını dindirmek, fakir ve yoksul kimselerin ihtiyaçlarına el atmak ve onları sömürenlerin ellerini kırmak olmalıdır...
Dava ve davet ehli insanlar, daima temsil ettikleri İslam'a ve İslami itikada, İslami mücadeleye, İslami harekete layık olmaya ve en iyi şekilde inançlarını temsil etmeye gayret etmelidirler...
Şurası bilinmelidir ki, yaşanmayan bir din, başkaları tarafından ciddiye alınmaz ve yaşatılamaz...
Şayet, bir düşünce ve görüşü ya da bir inancı iddia ediyor ve de o konuda insanları davet ediyorsanız, davet ettiğiniz dini düşünceyi kendiniz mücessem ve somut olarak yaşamalısınız ki, insanlar sizin kararlı ve azimli ve de samimi olduğunuzu anlasınlar ve sizin bu mücadelenize destek ve omuz verip, katkıda bulunsunlar...
İşte bu açılan da, günümüz İslami mücadelesinin en önemli handikaplarından birisi de, söylemin eyleme dönüşmemesi, soyutun somut hale gelmemesi, yani temsiliyetin yeterince yerine getirilmemesi ve ortaya konmamasıdır?..
İşin, sadece teoride, sohbet ve kitaplarda kalmasıdır....
İşte bu şekilde, insanlara anlattığımız din, adalet, özgürlük anlayış ve buna uygun oluşmuş toplumu ya da sistemi somut olarak görmeyen insanlar, nerede bu toplum ya da nerede bu Müslümanlar diyor, haklı olarak..!
Öyleyse, saha ve sahnede bulunmayan, bedel ödemeyen, alın teri dökmeyen ve de çile çekmeyen ki, klavye Müslümanlığı, sadece sloganik ve teorik bir söylem olmaktan öteye geçmeyecek, soyut olarak kalacak ve toplumun ve ailenin hiçbir sorun ve sıkıntısını çözmeyecek, insanlara cazip halede gelmeyecektir...
İşte, ben bu düşünce ve duygular çerçevesinde, İslami mücadelenin saflarında her şeye rağmen devam etmeye, İslam'ın tek ve Hak bir mücadele ve hayat tarzı olduğuna olan inancım ve Müslümanların da, özelde ülkemizin ve genelde de tüm ümmetin ve de tüm insanların vicdanı olduğu gerçeğini burada belirtmek istiyorum...
Bizim mücadelemiz, ahlak ve adalet mücadelesidir... İnsanlık mücadelesidir, sevgi ve barış mücadelesidir...
Ama, bu mücadeleyi verirken, tabi ki bizim mücadele etmiş olup, yürümüş olduğumuz yolumuz öyle güllerle değil, aksine diken, bariyer, tuzak, zprluk, mihnet ve sıkıntılarla döşenmiştir...
İslami mücadele yolu, dostundan çok düşmanı olan, zor, sıkıntılı, çetrefilli bir yoldur ve de yolculuktur...
İşte, bu yolu yürüyüp, yolculuğu tamalayıp ve de engelleri aşmanın, bu yolda kalıcı olmanın yolda iz bırakıp, damga vurmanın tek bir çözümü vardır...
Bu çözüm ise; yoldaki azığımızı iyi almamız, sürekli ruhumuza, beynimize, bedenimize takviyede bulunmamız ve birbirimize yolda yürürken umut kıran değil, umut aşılayan, ufuk açan insanlar olmamızdır...
Ufuksuz ve umutsuz bir hareket, sürekli yenilenemeyen, yeni düşünce, fikir ve projelerle kendi mücadelesini pratikte değiştiremeyen, tecdit edemeyen, silik, soluk, sessiz, heyecancız, ufku kaybolmuş, umudunu yitirmiş hareketler ve bir müddet sonra vaha ve çöllerde kaybolmaya mahkum alacaklardır...
Bu hususta, bizim Rehberimiz ve yol kılavuzumuz, tabiri caizse navigasyonumuz "Kur'an-ı Kerim" olacaktır...
Kur'an, bize her konuda yol gösterecek, yolumuzu açacak, hedefimize emin adımlarla ulaştıracaktır...
Bu açıdan da, Kur'an ile daima hemhal olmalı ve onu bir din ve dava olarak ele almalı ve de Kur'anda bahsedilen, övülen ve de Rabbimizin razı olduğunu ifade ettiği, Mü'minler gibi olma duygu ve düşüncesini hem teoride hemde pıratikte en güzelşekilde ortaya koymamız gerekir...
İçinde, yetişip büyümüş olduğum, çocukluğumun, gençliğimin ve de orta yaşlılığımın ki, hala aynı şekilde devam ettiğim, 80'li yıllarda illegal olarak, resmi dernek, vakıf ve parti statüsünden ziyade, illegal bir yapıda, davet ve tebliğ çalışmaları yapan ki sistemin sahiplerinin "Malatyalılar grubu" ya da "Radikal İslamcılar" dediği, gerçekten de Türkiye İslami hareketinin çok önemli omurgalarından birini oluşturan, Malatyalı Müslümanların 28 Şubat sonrası, 2000 yılında haksız yere ve zalimce bir operasyon sonucu, yüzlerce kardeşimizin gözaltına alınıp işkencelerle zindanlarda çürütüldüğü bir süreç yaşadık...
Başta Zeki Baba (Zekeriya Şengöz) Fahri memur ve diğer arkadaşlarımız onlarca yıl cezaevlerinde bedel ödediler...
Ama, içinde bulunduğumuz bu hareket hiçbir şekilde şiddete başvurmamış ve hiçbir vatandaşımızın malına, canına, namusuna tecavüzde bulunmamış ve de hiçbir suç aletine ve unsuruna da yapılan tahkikatler sonucunda rastlanmamıştır...
Devam edecek...
Selam ve dua ile...

