Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


İsmail Hakkı Güleç


HATIRALARIM - (2. BÖLÜM)

İsmail Hakkı Güleç'in yeni yazısı


 

 

Benim için hayat, daha ilkokul yıllarında iken, zorluklarla dolu olarak başlamıştı... O yıllarda, köyümüzde elektrik yoktu. Ta ki ilkokulu bitirene kadar, gaz lambası ile oturuyor ve derslerimizi de o şekilde yapıyorduk... 

Özellikle kışları, tasarruf açısından olsa gerek, büyüklerimiz, yatsı ezanı okununca ki, bizim orada yatsı 07:30 gibi okunurdu, hadi çocuklar gecenin yarısı oldu!  Yatın, gecenin bir hakkı var derlerdi ve gaz lambası söndürülürdü... 

İnsanlar, akşam erken yatar ki, gece namazına, sabah namazına uyanabilmek ya da sabah bağ bahçe işlerine gidebilmek için... 

İnsanlar, sabahın bereketine ve rızıkların sabah kuşluk vaktinde dağıtıldığına inanırlardı...

Erken evlenen döl alır, erken kalkan yol alır diye veciz'de bir söz vardır... 

İnsanlar, sabah erkenden kalkınca, sabah namazı kılınır, kahvaltı faslından sonra, herkes rutin işlerine başlardı...

Daha çok, kadınlar ev işlerine ki, bütün sokaklar, çalıdan yapılan süpürgelerle süpürülürdü... Evin erkekleri ise, bağ bahçe işlerine giderlerdi... 

Gece yatınca, doğa ile baş başa kalır, sadece gece öten 1-2 kuş, kurbağa ve cırcır böceği haricinde, hiçbir ses duymazdık, her şey doğaldı... Ama, birazda bu zifiri karanlıktan ürperir, çok korkardım... 

O yıllarda, köyümüzde yaşlı insanlar çoktu. İki katlı küçük bir camimiz vardı. Üst katında kadınlar, alt katında ise, erkekler namaz kılardı. Cami tıklım tıklım dolardı... O zaman, insanların çoğu, beş vakit namazını kılıyordu... 

Sabah olunca, herkes bağına, bahçesine, tarlasına gidiyor ve çalışıyorlardı... İnsanlar arasında, imece usulü, müthiş bir yardımlaşma ve dayanışma söz konusu idi...

Köyde, her iş sıra ile ve elbirliği ile yapılıyordu...Olan olmayana malzemesini veriyor, bazen ayran, çay vb. Şeyler bile ödünç alınabiliyordu... 

Bayramlar bir başka güzeldi...Hele mezarlıkta, adeta birbirimizi ezercesine topladığımız bayram şekeri, lokum ve bisküviler yok mu?... 

Bayramlarda, öncelikle bayram namazı kılınır, caminin önünde bayramlaşma yapılır, küsler barıştırılırdı... 

 

Bayramda, mezarlıklar ziyaret edilir, ölenlere dualar edilir, mezarlar otlardan temizlenir, üzerine su dökülür, toprağı kabartılır, ağaçları sulanır ve tazelenir, çok duygusal anlar yaşanırdı... 

Daha sonra, akraba ve büyükler ziyaret edilir, harçlıklar alınır, özellikle de yüzü nurlu, ağzı dualı, mütebessim yaşlı neneler, bizi tatlı dil ve güler yüzle karşılar, bizlere lokum, bayram şekeri, bisküvi, varsa baklava, sütlaç ikram ederlerdi...

Askere gidecek olan gençler için, harçlıklar toplanır, topluca yemekler yenir, çaylar içilir ve dualar edilirdi...

Düğünler, üç gün üç gece sürerdi... Düğün evine Türk bayrağı, tepesine de elma geçirilirdi...

Kına gecesi, kız evine gidilirdi ve onlarca kadın ellerinde gelinin çeyizi ile gelin evine gidilir, orada gelinin çeyizleri iplere asılarak teşhir edilirdi... İnsanların beğenisine sunulurdu... İnsanlar düğün evinde kendi aralarında para toplarlardı ve bunlar liste yapılırdı... 

Düğünler, cuma günü öğleden sonra başlar, pazar günü akşama kadar devam ederdi... Düğünler, bazen davul zurnalı olur, daha muhafazakâr(dindar) aileler, düğünlerinde davul zurna günahtır, inancı ile, davul zurna çaldırmazlardı... Onlar ise, Kur'an-ı Kerim, mevlüt programları yaparlardı... Yemekler yenir ki, o zaman fakirlik vardı, her aile yemek veremezdi... Onlar ise, misafirlerine ekmek, helva, su ve şerbet ikram ederlerdi... 

Köyümüzde, bizim mahallenin, camisinin de bulunduğu, genişçe bir alan vardı...Burada oturma yerleri bulunurdu (seki)…

Bu sekilerde 30-40 kadar yaşlı insan otururdu... Biz çocuklar da onların yanında otururduk. O zamanlar, Radyo her evde yoktu... Dedemlerde vardı ve dedemlerin evi de orada bulunuyordu... Dedem akşam saat yedi olunca, bana İsmail Hakkı oğlum, git radyoyu getir de akşam ajansını dinleyelim derdi... Ben de getirirdim... 

Yazın üzüm bağına ya da kayısı toplamaya gidenler, getirdikleri ürünlerden, oturan insanlara ikramlarda bulunurlardı... 

Bizim oralara, o yıllarda çok kar yağardı ve kışlar çok soğuk geçerdi... 

Biz de kar yağdığı zaman, damlarımızı kürür, lovlardık... 

Karlı günlerde arkadaşlarımızla, altımıza gübre naylonu koyar ve Musu tepesinden ya da yüksekçe bir yerden aşağı doğru kayardık..

Oyuncaklarımızı kendimiz yapardık... Bilyelerden araba yapar, söğüt ağacından düdük ve zurna yapardık... 

Serçe/cücük (kuş) avlamak için, cücük lastiklerimiz de vardı... 

Arkadaşlarımızla nevruz, alıç, yemiş ve yemlik toplamaya giderdik... 

O yıllarda, en önemli arkadaşlarım; emmioğlu Ekrem Güleç, Kenan Güleç, Hulusi Güleç, Fikret Güleç, İrfan Dilek, merhum Kerim abinin oğlu Hamit İnce, İslam emminin oğlu Hamit İnce, Ethem emminin oğlu Murat Coşkun, Erol Güleç, Genca Hamid'in oğlu Sadık Yücel, Kekko Hamid’in oğlu Hulusi Erden, Hamdamın oğlu Mesut özel, Kara Muhammed, hoca Halil emminin oğlu Tacettin Kalkan, Alibekir emminin oğlu Hamit dilek ve Semerci Mehmet'in oğlu Halit Gümüşsay idi... 

Ramazan ayı, yaz aylarına denk gelmişti... Havalar çok sıcak olduğu ki, temmuz ayı idi, karpuz ve sular soğusun diye, harklara bağlanırdı... 

Mahallemizden yürüme mesafesi, takriben yirmi, yirmi beş dakika olan, Zeynep Pınarı ismindeki çeşmeye, insanlar su getirmeye giderlerdi... Zeynep Pınarının suları hem soğuk, hem de çok lezzetli idi... 

Bizim mahallemiz, dere kenarında ve kuytu bir yerde olduğu için, bir kısım komşularımız daha yüksek, düz ve havadar olan, köyümüzün anayolu üzerinde bulunan, harmanlar mevkisine doğru ev yapmaya ve göçmeye başladılar... 

Harmanlarda ise su yoktu... İnsanlar, yaz kış eski mahalleden, oraya hayvanlarla içme suyu taşıyorlardı... 

Özellikle, dedemin ikinci evliliğinden çocuğu olmadığı için, ben onlara çok giderdim... Döndü ebemle gece 10.45'te başlayan, bir roman bir hikâye adlı, radyo tiyatrosu programı vardı onu çok severdik ve başlamasını iple çekerdik ...Ayrıca da

Radyo’dan haber, piyes ve türküler dinlerdik... 

Ebem (Allah gani gani rahmet eylesin) özellikle de uzun kış gecelerinde üzüm, ceviz, dut, elmagah, kayısı kabuğu, kayısı çekirdeği ve benzeri şeyleri getirir ve beraber yerdik...

Halil dedemlerin evindeki, (Allah gani gani rahmet eylesin) özellikle koyun postundan yapılmış, seccadelerimiz vardı... Beraber namazlarımızı kılardık... Bir yanda kedimiz, diğer yanda teneke/sac sobamız çıtır çıtır yanardı... Çayımız daima hazır olurdu.... 

Sabahları, teneke/sac sobalarda çörekler pişirdi, sobaların fırınlarında patatesler yapılırdı... 

Halil dedem, ihvan kardeşleriyle tarikat dersi yapar, zikirler çekilir ve hatim için, dedemle şekerleri birlikte keserdik...

Misafirler, gelmeden önce semaveri yakar ve çayı demlerdik... 

Benim, bir tane dayım, bir tane de teyzem vardı... Dayım, daha genç yaşta Sivas'a yerleşmiş, orada ticaretle uğraşıyordu... Altı çocuğu olmasına rağmen, dayım ve merhum hanımı Zeynep nenem (Rabbim ona rahmet eylesin) daima bizleri gözetir ve özellikle de kendi çocuklarına olmayan ya da az giyilmiş eşyalarını köye gelenlerle ya da kendileri köye gelince, bize getirirler ve bizde onları giyer, çok sevinirdik... Rabbim de onları sevindirsin... 

Teyzem ise anne yarısı..! Evlerine gittiğimiz zaman, bize o gün için bulamayacağımız, çok lüks yemekler yapar, bizi sever bağrına basardı... Rabbim ona da sağlık ve sıhhatler ihsan ve ikram eylesin... 

Köyde sonbaharda, yaklaşık bir ay kadar süren ve sıra ile bazen düğün için, bazen de kışın tüketilmek üzere kış ekmeği yapılır, turşular vurulur, kışlık erişte, omaç kesilirdi... 

Kış ekmeği için, buğdaylar yıkanır, pekmezler yapılır, üzümler kurutulurdu. 

Ramazan da insanlar evlere misafir edilir, birlikte iftarlar yapılır, ardından çay faslı olur, sonra da birlikte cemaatle teravihler kılınırdı... 

Ramazan ayında, gece ramazan davulcumuz, her eve uğrar ve o haneyi uyandırmadan, oradan ayrılmazdı... 

Gelinler, at ile getirilir, gelin geldiği eve girerken, başına kuru üzüm, fıstık, leblebi ve şeker karışımı çerezler atılırdı... Gelin atı, mezarlığın etrafında dolaştırılır ve hoca dualar ederdi... 

Büyük küçük demeden, herkesin hatırı sorulur, küçük büyüğe saygı, hürmet gösterir, büyük ise, küçüğü sever, başını okşar, yiyecek bir şeyi varsa ki, o zaman yaşlı kadın ya da erkekler şalvar giyerlerdi... Şalvarın cepleri çok derin olurdu ve yaşlılar ceplerinde ceviz, kayısı, üzüm kurusu, şeker gibi şeyler koyarlar, sokakta gördükleri çocuklara verirlerdi... 

Mahallenin kadınları, insanların yoğun olarak bulunmuş (oturmuş) olduğu, mahallemizin, ana caddesi diyebileceğimiz (caminin önü) ana yoldan geçmezlerdi... Gidecekleri yere, arka sokaklardan giderlerdi... 

Daha önceden, Ankara, Mersin, İstanbul, Sivas vb. yerlere göçmüş olan insanlar, köyümüze geldiği zaman, herkes, onları misafir etmek için, sıraya girerdi... 

Cenaze olduğu zaman, her evde en az üç gün yas tutulur, asla radyo açılmazdı....Cenaze evine, üç gün, üst üste(sabah, öğlen ve akşam) komşular tarafından yemekler götürülürdü... 

Köyümüzdeki, hayvanları otlatmaya bazen çoban tutulur, bazen de herkes sırayla giderdi...

Ben de sıra bize geldiği zaman, on yaşında hayvan gütmeye giderdim...

Havalar, çok sıcak olurdu. Ramazan olduğu halde, ben yine de orucumu yemezdim... 

Hayvan otlatmaya gittiğimiz bir gün, üç dört arkadaş, kıran kayası denen mevkide, koyunlarımızı otlatırken, oyuna dalmışız ve otlattığımız keçiler gelip bizim azıklarımızı yemişti ve o gün dağda aç kalmıştık... 

Hayvan otlatmaya giderken, her arkadaş, kendi evinden peynir, domates, yağlı ekmek, kaynamış yumurta, yeşil soğan vb. şeyler getirirdi... O zamanlar, zeytin bizim köyde yoktu..! 

Kendimize ait siyah, sisli bir çaydanlığımız, bir de demliğimiz vardı ve onunla çalı çırpı, keven toplar çay yapardık... Kendi aramızdı gulle (bilye) çelik çomak vb. oyunlar oynardık...

 O yıllarda, her şey doğal idi..! 

Yine, dedemlerin tembel bir eşeği vardı ve onunla kavaklık denen mevkiden ki, bir saat sürüyordu, kayısı, ot ve odun taşırdım... 

Bizim mahallenin oyun alanı, tek düz yer olan, okulun önüydü. Orada çelik çomak, voleybol, futbol, kör ebe, saklambaç, gulle(bilye) oynardık... 

O zaman, top almak için paramız olmazdı. Plastik topu bile bulamazdık. Bulursak bizim için çok kıymetli ve lükstü... 

Ayakkabı, kara lastik dediğimiz, mutlu ve lider markalı, lastik ayakkabılar giyilirdi ve kışları çok soğuk olur ve de çamur çok olurdu... 

Okula giderken, herkes tezek ve odun götürürdü... Okulumuzu, biz temizlerdik. Yani okulun hademesi de bizlerdik... 

Sıra dayağı meşhurdu. Bir gün öğretmenimiz, bizi sıra dayağına çekmek için, hepimizi dışarı çıkardı ve bizi tek tek sınıfa çağırdı. Son üç kişi kalınca, biz kaçtık ve öğretmenin, sıradaki gelsin diye yüksek sesle bağırdığını, epey uzaktan bile duyabiliyorduk... 

Sonunda, ailelerimiz tekrar bizi okula götürdüler. Ben sınıf başkanı idim. Sınıfımız yaklaşık 25-30 kişiydi. Müfettişler gelirdi bizi denetlemeye, çok heyecanlandırdık. Okulda, yerli malı haftası kutlardık... Herkes evinden bir şeyler getirirdi... 

Kuru üzüm, kayısı, ceviz, pestil, elma, armut, portakal vb. getirdiklerimizi sınıfta öğretmen ve arkadaşlarımız ile yerdik... Sınıf olarak pikniklere giderdik... 

Köyümüzde, evlerde su yoktu. Mahallenin üç noktasında çeşmeler vardı ve çeşmelerden stillerle evlere su taşınırdı... 

Evler, genellikle kerpiçten ve iki katlı idi. Alt katında hayvanlarımız, onların yiyeceği olan saman, arpa, kepek, ot ve odunlarımız olurdu. 

Üst katta da ikamet ederdik. Komşular arasında, misafir gelip gitme çok olurdu. Elektrik olmadığı için, herkes birbirine ziyarete gider, hedikler (biz bulgur deriz) bulgurlar kaynatılır, ceviz, kayısı çekirdeği kırılırdı ve bu şekilde insanlar, birbirlerine hâl hatıra giderlerdi. Çaylar içilir ve büyükler bize, maniler, hikayeler söylerlerdi... 

Köyde, o yıllarda araç çok az idi. İki ya da üç tane araç vardı. İnsanlar işlerini daha çok hayvanlarla katır, eşek ve atlarla yaparlardı... İşlere bunlarla gidilirdi. Hatta, bunlarla ilçe pazarına gidilirdi. Ben de dedemle birkaç kez Balaban kasabasının pazarına, eşekle cuma günleri gitmişimdir... 

1979 yılında, iki amca oğlu ile birlikte, abim Fikret Hoca’da Mersin’e, Kuran kursuna okumaya gittiler... 

Oradan, köye izine geldikleri zaman, abim bana on lira harçlık vermişti... Abimin bir ilahi defteri vardı. Ben o ilahileri ezberlemiştim. İlahileri sürekli okuyordum ve duaları ezberliyordum... 

İlkokul beşe gidiyordum. Bir gün, yine hayvanlarımızı otlatırken, ailelerimiz kayısı çapalıyorlardı ve biz Malatya/ Darende ana yoluna çok yakın bir noktada idik...

Ben de, abimin verdiği on lira vardı. Üç arkadaş, hayvanlarımızı bırakarak, ilçeye gitmeye karar verdik. Mesafe on kilometre idi. Bu mesafeyi yürüyerek ilçeye gittik. İlçenin girişine yakın bir noktada, polislerle, askerler bizi çevirdiler dediler... 

Nereye gidiyorsunuz...? Biz de, somun ekmek almaya gidiyoruz dedik. Benim on liram ile somun ekmek almaya gidiyorduk. 

Polisler, önümüzde amcaoğlu vardı. Bizden 1-2 yaş büyüktü, ona bir tokat attılar ve doğru geldiğiniz yere gidin, bugün sokağa çıkmak yasak dediler...!

O gün cuma günü imiş... Ve 12 Eylül günü imiş. Darbe olmuş. Tabi, biz köy çocukları, o günkü şartlarda, darbenin ne olduğunu ya da sokağa çıkmanın yasak olduğunu bir türlü idrak edememiştik...

 

Geri döndüğümüzde hayvanlarımızı yerinde bulamadık... 

Gecenin on biri olmuştu. Ailelerimiz bizi aramaya çıkmış ve gece üç gibi eve vardık... 

Çünkü, o zaman ne elektrik var ne telefon var, ne internet var... Hiçbir şey yok idi...

Çocuk aklı...! On kilometreyi, somun ekmek için gitmiş ve alamadan geri dönmüştük... 

Yani, 12 Eylül askeri darbesi, bizim somun ekmeğine de darbe vurmuştu...!

Yıl 19 81..! İlk ticaretime o yıl başladım... Hamit ince ismindeki arkadaşımla kenger sakızı kesiyor, topluyor ve mahallemizdeki kadınlara satıyor, para kazanıyordum... 

70'li yıllar, yokluk fakirlik ve kıtlık yılları idi... 

Komşularımızdan birisi, Ankara'ya gurbete gitmiş... Gelirken de çocuk takımı getirmiş. İki oğlu varmış. Bir oğlu 11 yaşında, bir oğlu ise 9 yaşında imiş... Ama, babasının parası fazla olmadığı için, ikisine birden takım elbise alamamış... Ancak, bir takım elbise alabilmiş. Köye gelince çocuklar, babalarını karşılamışlar ve kendilerine alınan takım elbiseyi görünce çok sevinmişler...

Çocuklardan, küçük olan çocuk büyük olana, abi bu takımı gündüz sen giy, gece de ben giyeyim demiş... 

Yani, insanlar elbiselerini bile değiştirerek giyiyorlardı... 

Hatta babam rahmetli, gurbetten geldiği zaman, yedek çamaşırı bulunmazdı, Resul emmimin çamaşırlarını yedek olarak, bazen ödünç getirirdik... 

Biz çocukken banyo yoktu... İnsanların, bazılarının evlerinde hamamlık vardı... Bazılarında ise, teşt dediğimiz, alüminyumdan veya bakırdan yapılmış olan, büyük leğen şeklindeki kaplarda banyolarını yaparlar. Ve çamaşırlarını yıkarlardı... 

Çocuklar ise; daha çok, plastik leğenlerde banyo yaptırılırdı... Deterjan yoktu. İnsanlar bulaşıklarını veya çamaşırlarını, yakın derelerde bulunan, kil dediğimiz, beyazlatıcı özelliği olan bir tür toprak getirirler ve onunla yıkarlardı... 

Annelerimiz, biz çocuk olduğumuz için ki, ne kadar çocuk da olsak, kızların yanında bizi banyo yaptırırlar, bizde çok utanırdık... Özellikle de ilk suyu kafamızdan dökünce, su sıcak olurdu ve çok ağlardık... 

 

Yine bir gün, babam gurbetten gelmişti... Mehmet amca (kara Memmet) diye bir komşumuz vardı... O da gurbetlerde çamaşır, çocuk elbisesi falan satıyordu... Babam bizi onlara götürdü. Babam, kızların içerisinde bize pantolon denetti, çok utanmıştık...

Yine bir gün, babam rahmetli, beni amcam Resul Emmimin (Allah gani gani rahmet eylesin) makinesi ile tıraş ediyordu... O zaman köyde berber yoktu... Komşu komşuyu tıraş ederdi... Makine çok kötüydü ve saçımı çok çekiyor, acı veriyordu... Babam, saçımın yarısını tıraş edince, makinenin verdiği acıya dayanamayarak, tıraşın yarısında kaçtım... Ama babam hoyuh(hötük) dediğimiz mevki de beni yakaladı ve tıraşımı o şekilde tamamladı... 

Yine bir gün, babam gurbetten gelmişti... Halil emmimgilin(Fezo Halil Allah gani gani rahmet eylesin) bir bakkalı vardı... Bakkala gittik. Babam karpuz bir de lambaya cam almıştı... İki buçuk lira da bana harçlık vermişti, ben de o paraya sucuk almıştım... Eve dönerken yolda cam düştü ve kırıldı... Babama 2,5 lira daha vermesini söyleyince, eşek oğlu eşek, iki buçuğu yedin, koca camı kırdın, daha neyin parasını istiyorsun diye beni azarlamıştı... 

Selam ve dua ile...

Devam edecek...

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR