Acının yüzü fotoğrafı görülse de, daima medyada İçimizin fotoğrafını sadece biz çekebiliriz. Herkesin merhamet ve vicdan duyguları eşdeğer değildir çünkü.
Aynı yerden yırtılmaz hiçbir bez, aynı yerden tırnaklanmaz acı. Her oylumda farklıdır frekansı.
Fıtraten sahip olduğumuz duygular bilendikçe ve bilindikçe yerini koruyacaktı. Savaşın çocuklarını görmek ve evlat hasretiyle kıvranan anaları…
Ve dahası, yangınlar, seller depremler, psikolojik cinayetler tecavüzler…
‘Aynı fotoğraflar, hep aynı manzara’ diye acıya alışılır hale getiriyor isek ve vicdanlarımıza ulaşılamıyor ise! Bu ölenlerden çok, toplumun toplu ölümü demektir.
‘Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin’ diyen Nazım Hikmet’in dizesinde gizli olan ‘sen acının resmini çekebilir misin’ ile özdeş duyguları içeriyor.
Mutluluk ve acıyı paylaşma adına, içinde bulunduğumuz ahvaldi resmi somut kılan…
Ve biz merhameti kuşanan, elindekini son raddesine kadar veren Rasullulah’ın ümmeti idik, mutluluk ve acıyı paylaşma adına…
Savaşın, kanın, zulmün egemen olduğu, kapitalizm uğruna canların hiçe sayıldığı bir dünyada asli vazifelerimizden uzak seyirci kalmak elbette ruhumuzda bir vurdumduymazlık hastalığı oluşturacağı gibi anlık ‘vahlanma’ ile seyircilik devam edecektir.
Bu aynı zamanda atalete iten ciddi bir etken olurken ‘ben ne yapabilirim ki‘ vesvesesini normalleştirecektir.
Oysa insan! kan dökmek, bozgunculuk fitne adına gelmemişti dünyaya. Dünyayı yaşanılır kılmak, rabbin onun için koyduğu sınırları aşmadan güzelliği hâkim kılmaktı amacı.
YAŞAMAK Kİ; NAHİFCE BİR PARMAK İZİ BIRAKIP ÇEKİLMEKTİ
DELMEDEN DÜNYAYI!
Denge bozulduğu anda da imtihan gereği! Kolları sıvayıp en küçük adımı bile önemseyerek yola koyulmalıydı.
Öyle bir kanat çırpacaktım ki
Gökler umut yüklenecek
Yağmurlar sabır...
Ezilirken yer
Boynuna dolaşmış saçlarla
Rüzgârım açacak tel tel dolaşıkları
Tutuşan ateş! Tutuşan yüreğim
El ele tutuşan
Tutuştukça bir olan...
Gör çocuk
Eller kanatlanır
Eller kanatlanır...
Kanatanları kanatmak için
Yavrucaklar ölürken, ağaçlar ormanlar, hayvanlar yanarken fitne yangınları tuz biber ekiyordu coğrafyamıza! Kim vurduya gidecek değildi ya toplum! Tabiat!
Merhametli nice insan da vardı. ÇOCUKLAR için gelecek nesillere bağışlanacak güzellikler için iyi işler işlemeli idi, sonsuz bir gayret vermeli idi. Herkes kendi ruhunda olandan, elinde avucunda olandan…
Bizden bunu bekliyordu Rabbimiz, imtihan gereği düzeltmeyi. Şahitliğimizi artırıp hiç bir şey yapmıyor isek bunlardı bize vebal olan… Karanlığın içinden kaç tel aydınlık ayırdığımızdı bize mesuliyet olan.
Şahitlik arttı
Gök demir
Yer pas
yağanla ...
Ne elimiz düzeltebiliyor
Ne kalem ...
Dilimiz ki suskun
Buğz ettiğimiz hal-i ahval
Zayıf imanın sedası ...
Şahitlik arttı
Gök demir
Yer pas
Yağanla…
Şunu göz ardı etmemeli insan işte, kimse isteyerek toprağını evini barkını terk etmez. Ensar – muhacir ilişkisini ve samimiyetini gözden geçirmek! Bu Müslümanlığımızı insanlığımızı gözden geçirmeye vesile olacaktı.
Unutmaktan korkmadığımız değerlerle imtihan eder Rab bizi.
Bir bayram yolculuğuna çıktığını sanan belki de en yeni elbise ve ayakkabıları giydirilerek evinin bahçesine ‘elveda’ diyen çocuklar.
Belki de evinden eser kalmamış yalın ayakla şehrine dönüp dönüp bakan ama çıkmak zorunda kalan kadınlar…
Yanan yakılan ormanlarımız, selle yerle bir olan şehirlerimiz. Her şeyini kaybeden gözü yaşlı vatandaşlarımız yüreğimizi burktu. Görmek acıyı kanatmalı ruhumuza işlemeli, bir şeyler yaptırtmalı, alıştırmamalı.
Biz fotoğraflara bakarken, TV’den izlerken önce nefsimizde acının derunini yaşamalıydık düz bir seyirci olmadan. Yapacaklarımızı da göz ardı etmemeliydik…
Gözyaşı yakarsa, yakarken bir eyleme vesile olursa ateşleri söndürür…


