Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Engin GÜLTEKİN


EVLİLİK VE GEÇİM ARASINDA AŞK

Engin Gültekin'in "yeni" yazısı...


Aşk; gerek muhtevası gerekse insanın varoluşuna temas eden derinliği itibarıyla sıradan bir duygu değildir. O, insanı insan yapan, varlığı anlamlı kılan ve hayatı tahammül edilebilir hâle getiren temel bir cevherdir. Bu sebeple aşk, tarih boyunca yalnızca bireysel bir heyecan değil; medeniyetlerin ruhunu inşa eden asli bir güç olmuştur.

Aşk, genel olarak ilâhî ve beşerî olmak üzere ikiye ayrılır. Bu yazının konusu ilâhî aşk değildir; ancak ele alınan beşerî aşk, ilâhî aşka açılan kapı mahiyetindedir. Zira İslâm irfanında bozulmamış ve kirlenmemiş beşerî aşk, insanı Hakk’a ulaştıran bir yol olarak görülür.

Leylâ’yı anarken Mevlâ’yı bulan,

Kavuşmaktan çok yanmayı esas alan,

“Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa” diyen,

“Dün gece yar hanesinde

Yastığım bir taş idi.

Altım çamur, üstüm yağmur,

Yine gönlüm hoş idi”

diye haykıran anlayışlar, aşkın saf ve arınmış hâline işaret eder.

Bütün bu örnekler bize şunu öğretir:

Aşk; şehvetten, hazdan, tüketimden ve çıkardan uzak; fedakârlık, sadakat ve arınma ile süreklilik kazanan bir değerdir.

Ne var ki modern çağda aşk, bu saf hâlini büyük ölçüde yitirmiş; içi boşaltılarak ciddi bir anlam kaymasına uğramıştır. Günümüzde aşk; flörtün, hedonizmin, pragmatizmin ve kapitalist tüketim kültürünün bir aracı hâline getirilmiştir. Artık aşk; birlikte haz almak, hayatı kolaylaştırmak, konfor ve zevk merkezli bir yaşamı sürdürmenin bahanesi olarak algılanmaktadır.

Bu algı değişimi evliliği de köklü biçimde dönüştürmüştür. Evlilik, ünsiyet ve sükûn zemini olmaktan çıkmış; bir geçim ortaklığına indirgenmiştir. Ulvî gayeler, süflî beklentilerin kurbanı olmuştur.

Oysa Kur’ân, evliliğin mahiyetini açık ve net biçimde tanımlar:

“O’nun ayetlerinden biri de, kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi (meveddet) ve merhamet (rahmet) koymasıdır.”

(Rûm, 30/21)

Bu ayette evliliğin temeli geçim değil; sükûn, sevgi ve merhamet olarak belirlenmiştir. Ancak bugün bu üç kavram evliliklerde büyük ölçüde aşınmış ve zedelenmiştir.

Modern feminist söylem, “eşitlik” iddiasıyla kadının fıtratını göz ardı etmiş; kadını erkekleştirerek özgürleştirdiğini iddia etmiştir. Kadın, erkek egemen iş hayatının karmaşık ve mahremiyetsiz ortamlarına çekilmiş; bu süreç, aşkın mayası olan inceliği, duygusal derinliği ve mahremiyeti tahrip etmiştir.

“Ey benim bahtiyârım, gönlümün tahtı yârim

Yüzünde göz izi var, sana kim baktı yârim

Kalbinde aşk izi var, seni kim yaktı yârim”

Bu dizeler, aşkın korunması gereken manevi bir değer olduğunu güçlü biçimde ifade eder.

Bugün ise eşine hizmet etmeyi, itaati ve aile içi fedakârlığı “zillet” olarak gören bir kadın profiliyle karşı karşıyayız. Erkek, artık aşkın öznesi değil; geçimi sağlayan ve ihtiyaç gideren bir unsur olarak görülmektedir. Bu durum, İslâmî bir bilinçlenmenin değil; modern ideolojilerin dindar zihinlere sızmasının sonucudur.

Oysa Hz. Peygamber (s.a.v), evliliğin ahlâkî sorumluluğunu şöyle ifade eder:

“Kadın beş vakit namazını kılar, orucunu tutar, iffetine dikkat eder ve kocasına itaat ederse, ona ‘Cennetin dilediğin kapısından gir’ denilir.”

(Ahmed b. Hanbel, Hâkim)

Buradaki itaat; tahakküm değil, güven, ünsiyet ve sorumluluk bilincidir. Ne var ki bugün bu kavram ideolojik reflekslerle değersizleştirilmektedir.

Günümüzde evlilikte aşk;

ev, araba, maaş ve statü kriterleriyle ölçülmektedir.

Öyle ki en dindar görünen zihinlerde bile eş seçimi, ahlâk ve fedakârlıktan çok maddî imkânlar üzerinden şekillenmektedir.

Oysa Hz. Ali ile Hz. Fâtıma yokluk içinde ama aşkla yaşadılar.

Hz. Hacer, bir kadının yaşayabileceği en ağır imtihanı yaşadı ama teslimiyetten vazgeçmedi.

Hz. Hatice, servetini değil; kalbini, sadakatini ve varlığını ortaya koydu.

Bu örnekler biliniyor; ancak anlaşılmıyor, hatta anlaşılmak istenmiyor. Çünkü aşk artık ahlâkî bir değer değil; hedonist bir beklentiye dönüşmüş durumda.

“Yüzünde göz izi var, sana kim baktı yârim” diyen bir medeniyetin çocuklarıyız.

Fakat bu medeniyetin dilini, edebiyatını ve ruhunu okuyamaz hâle geldik.

Bu sözlerde:

Kıskançlık vardır ama tahakküm yoktur,

Sahiplenme vardır ama şiddet yoktur,

Aşk vardır ama teşhir yoktur.

Mahremiyetin yerle bir edildiği, evlerin ekranlara teslim edildiği bir çağda bu dili anlamak elbette zor. Çünkü aşkın dili değişti, ruhu kayboldu.

Bugün aşk;

evlilik ile geçim arasına sıkışmış, ahlâktan koparılmış, hedonizme ve pragmatizme kurban edilmiştir.

Bu durum sadece bireysel bir sorun değil; İslâmî anlayıştaki ciddi bir savrulmanın da göstergesidir.

Aşk yeniden inşa edilmeden; sağlıklı evlilik,

sağlam aile, sahih bir toplum inşa etmek mümkün değildir.

Çünkü aşk yoksa evlilik bir sözleşmeye, merhamet yoksa birliktelik bir ortaklığa,

fedakârlık yoksa beraberlik bir yüke dönüşür.

Ve bugün tam olarak bunu yaşıyoruz:

Aşk, evlilik ile geçim arasında kayboldu.

Bulan beri gelsin…

 

Selam ve dua ile…

 

Engin GÜLTEKİN

Eğitimci-Yazar- Sosyolog

 

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR