Arap dünyasında yaygın bazı tarih okumalarına göre, eğer peygamber sonrası dönemde gelişen yaygın siyaset anlayışı değil de Hz. Ali’nin temsil ettiği ilke merkezli idealist siyaset galip gelseydi, İslam bugün bir buçuk milyarın inancı hâline gelmezdi. Büyük ihtimalle yalnızca Güney Arap yarımadasının sınırları içinde kalan sınırlı bir inanç olarak kalacaktı. Bu bakış açısı, İslam’ın geniş coğrafyalara yayılmasını daha çok devlet aklına, güç siyasetinin pragmatik araçlarına ve imparatorluk refleksine bağlayan bir tarih yorumunu yansıtır. Böyle bir yaklaşımda belirleyici olan, ahlaki ilkelerden ziyade siyasetin gerçekliği ve iktidarın sürdürülebilirliğidir.
Bu perspektif, günümüzde bazı bölgesel ve siyasal aktörlerin tarih ve siyaset okumasında da kendini göstermektedir. Hz. Ali’nin temsil ettiği ilke ve adalet merkezli siyaset anlayışı yerine, peygamber sonrası dönemde şekillenen güç dengelerini önceleyen pragmatik devlet aklı daha belirleyici bir model olarak görülür. Böylece siyaset, ahlaki bir idealin inşasından çok, iktidarın korunması ve güç dengelerinin yönetilmesi üzerine kurulu realist bir çizgiye yaslanır.
İslam siyaset düşüncesinin önemli isimlerinden biri olan İbn Haldun ise devletlerin ortaya çıkışı, yükselişi ve çöküşünü açıklarken toplumsal dayanışma anlamına gelen “asabiyet” kavramını merkeze alır. Ona göre bir siyasi yapının sürdürülebilirliği yalnızca askeri veya ekonomik güçle açıklanamaz. Devletlerin varlığını sürdürebilmesi için toplumsal meşruiyet, ortak dayanışma bilinci ve adalet duygusunun korunması gerekir. Aksi hâlde güç üzerine kurulan yapılar zamanla içten çözülmeye başlar. Bu nedenle İbn Haldun’a göre aşırı güç kullanımı, zulüm ve adaletsizlik, devletlerin çöküşünü hızlandıran temel unsurlar arasında yer alır.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilimler, tarihsel olarak tartışılan bu siyaset anlayışlarının güncel jeopolitik gelişmelerle yeniden gündeme geldiğini göstermektedir. Bölgedeki güç mücadeleleri yalnızca yerel aktörlerin rekabetiyle sınırlı değildir; aynı zamanda küresel güçlerin stratejik hesaplarının da bir parçası hâline gelmiştir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in bölge politikaları, Ortadoğu’nun siyasi dengelerini doğrudan etkileyen önemli faktörler arasında yer almaktadır. Gazze’den Irak’a, Suriye’den Lübnan’a kadar uzanan çatışmalar, yalnızca bölgesel krizler değil, aynı zamanda küresel jeopolitik rekabetin de sahasıdır.
Bu süreç aynı zamanda uzun yıllar boyunca yenilmez ve dokunulmaz olarak görülen güç algılarının sorgulanmasına yol açmaktadır. İran ekseninde ortaya çıkan direniş ve bölgesel gerilimler, özellikle ABD ve İsrail merkezli güç mimarisinin mutlaklığına dair algının yeniden tartışılmasına neden olmaktır. Bu noktada, uzun yıllardır ekonomik baskılar ve yaptırımlar altında yaşayan İran halkı, bütün zorluklara rağmen varlığını sürdürmekte ve bu süreç, bağımsızlık ve onur mücadelesi olarak anlam kazanmaktadır.
Epstein Yezidlerine karşı Hüseynî duruş, sadece geçmişin değil, günümüzün de ahlaki ve siyasi pusulasıdır. Güç putları ne kadar büyük görünürse görünsün, adalet, direniş ve Kerbela hafızası karşısında çatlamaya mahkûmdur.
Bölgedeki kırılgan tablo, Anadolu’da anlatılan Sarı Öküz hikâyesini hatırlatır. Hikâyede sürüye musallat olan aslanlar önce Sarı Öküz’ü ister. Sürü, bunun büyük bir kayıp olmayacağını düşünerek Sarı Öküz’ü verir. Ancak bu taviz, sürünün zayıflamasına ve sonunda diğerlerinin de tek tek kaybedilmesine yol açar. Hikâyenin sonunda geriye kalanlar şunu fark eder: Sarı Öküz’ün verildiği gün aslında bütün sürünün kaderi belirlenmiştir.
İslam tarihinin en güçlü direniş hafızalarından biri olan Kerbela Olayı de hatırlanmalıdır. Kerbelâ yalnızca geçmişte yaşanmış bir trajedi değil; zulme karşı hakikatin yanında durmanın ve adalet uğruna bedel ödemeyi göze almanın sembolüdür. Bu hafızayı taşıyan toplumlar kolay kolay kırılmaz. Direniş, adalet ve onur arayışı Kerbelâ’dan günümüze canlı bir damar olarak taşınmaktadır.
Günümüzde ise İsrail ve Amerikan merkezli mutlak güç imajı, bölgedeki direniş ve toplumsal irade karşısında çatlamaktadır. Eğer toplumlar kendi içlerinde dürüstlük, adalet ve ortak sorumluluk bilinciyle hareket edebilir; ilim ve bilimi merkeze alan bir gelişim anlayışıyla insani değerlerini koruyabilirse, tarih boyunca zulmün sembolü hâline gelen bütün “Yezidî” düzenlere karşı güçlü bir ahlaki meydan okuma ortaya koyabilir.
Bölge halkları hak, adalet ve tarihsel direniş bilinciyle ayakta durduğu sürece, yenilmez görünen güç düzenleri bile kırılabilir.
Halihazırda Kerbelâ’dan günümüze, Hüseynî duruşun ışığı hâlâ yol göstermektedir.


