Self determinasyon kavramı, kökleri itibarıyla Fransız İhtilali’ne, 1795’te yayımlanan İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’ne kadar uzanır. Ulus-devlet fikrinin filizlendiği 18. yüzyıl, bu kavramın teorik zeminini oluşturmuş; ancak modern anlamda kullanımı 20. yüzyılın başlarında belirginleşmiştir. Kavram, ilk kez 1914’te Bolşevik lider Vladimir Lenin tarafından siyasal literatüre taşınmış, I. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında ise ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından sıkça dillendirilmiştir. Ne var ki Wilson İlkeleri olarak bilinen on dört maddelik bildirgenin hiçbir maddesinde “self determinasyon” ifadesi yer almamıştır. Bu bile, kavramın baştan itibaren nasıl bir siyasal manipülasyon aracı olarak ele alındığını göstermeye yeterlidir.
Bu tarihsel çerçeve, bugün yaşananların tesadüf olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Self determinasyon, teoride halkların kendi kaderini tayin hakkı olarak doğmuş; pratikte ise emperyalistlerin elinde bir hak olmaktan çıkıp, işgal ve müdahale aparatı hâline gelmiştir. Özellikle ABD ve onunla hareket eden Batılı güçler, bu kavramı dillerine dolayarak girdikleri her coğrafyada yıkım, kaos ve felaket üretmişlerdir. Demokrasi iddiasıyla yola çıkanların geride bıraktığı tek şey, dağılmış toplumlar ve harabeye dönmüş şehirlerdir.
Aslında bu senaryo yeni değildir. ABD’nin kuruluş sürecine bakıldığında bile, emperyal zihniyetin nasıl kanla ve zorla inşa edildiği görülür. Kızılderililer, “medeniyet” adına sistematik bir soykırıma uğratılmış; topraklarından sürülmüş, kültürleri yok edilmiş, nüfusları neredeyse tamamen silinmiştir. Aynı şekilde Avustralya’da Aborjinler, İngiliz emperyalizminin “uygarlaştırma” iddiasıyla maruz kaldıkları katliamlar sonucu tarihin kenarına itilmiştir. Bugün bu ülkeler insan hakları ve demokrasi dersi verirken, kendi tarihleriyle yüzleşmekten bilinçli olarak kaçmaktadır.
Bu ikiyüzlü tutum, modern dönemde de değişmemiştir. ABD’nin “demokrasi götürme” iddiasıyla el attığı hiçbir coğrafyada huzur, refah ve istikrar oluşmamıştır. Irak’ta milyonlarca insan yerinden edilmiş, yüz binlerce sivil hayatını kaybetmiş; bir ülke mezhep ve etnik fay hatları üzerinden parçalanmıştır. Afganistan’da yirmi yıl süren işgalin ardından geriye ne demokrasi ne de güvenlik kalmıştır; yalnızca yoksulluk, travma ve enkaz bırakılmıştır. Libya’da sözde özgürlük operasyonu, bir devletin tamamen çökmesine, silahlı grupların cirit attığı bir kaosa dönüşmüştür. Suriye’de ise bir ülke, vekâlet savaşlarının arenası hâline getirilmiş, milyonlarca insan mülteci durumuna düşürülmüştür.
Bu tabloya rağmen emperyalist merkezlerin hâlâ demokrasi ve insan hakları söylemiyle yeni hedefler belirlemesi, küstahlığın ulaştığı boyutu göstermektedir. Venezuela’ya uygulanan ekonomik ve siyasi kuşatma, açık bir devlet çökertme girişimidir. Halkın iradesi yok sayılmış, ağır ambargolarla bir ülke nefessiz bırakılmış, ardından ortaya çıkan insani kriz yine aynı aktörler tarafından propaganda malzemesi yapılmıştır. Şimdi benzer iştahın Grönland gibi stratejik bölgeler üzerinde kabarması, emperyalistlerin sınır ve ahlak tanımadığını bir kez daha göstermektedir. Toprak, kaynak ve coğrafya; hepsi açıkça gasp edilebilir hedefler olarak görülmektedir.
İran’da yaşanan gelişmeler de bu zincirin yeni halkasıdır. İran’ın elbette iç sorunları, toplumsal gerilimleri ve siyasal tartışmaları vardır. Ancak bu meselelerin çözüm adresi Washington ya da Brüksel değildir. ABD’nin ve müttefiklerinin müdahil olduğu hiçbir coğrafyada sorunlar çözülmemiş, aksine daha da derinleşmiştir. İran üzerinden yürütülen operasyonların hedefi halkın özgürlüğü değil, bölgesel denetim ve jeopolitik çıkarların tahkimidir.
Bu noktada “felaketler demokrasisi” kavramı tam anlamıyla karşılığını bulmaktadır. ABD’nin demokrasi adı altında sunduğu şey; bombalanmış şehirler, parçalanmış aileler ve nesiller boyu sürecek travmalardır. Irak’ta demokrasi mezarlıklar üretmiştir. Suriye’de demokrasi mülteci kamplarına dönüşmüştür. Libya’da demokrasi kabile savaşlarını körüklemiştir. Gazze’de ise demokrasi söylemine bile gerek duyulmadan, bütün dünyanın gözü önünde bir soykırım sürdürülmektedir.
İran halkını bekleyen tehlike tam da budur. Halkı uyarmak gerekirken, emperyal merkezlerin hesabına kışkırtmak açık bir sorumsuzluktur. Bu kışkırtmaların bedelini ne Washington öder ne de Avrupa başkentleri. Bedeli her zaman o coğrafyanın insanları öder. Gençler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar bu kirli hesapların kurbanı olur.
Türkiye’de bazı çevrelerin ve sanatçı müsveddelerinin sergilediği tavır ise bu oyunun içerdeki uzantılarıdır. Ellerine tutuşturulan metinlerle İran halkıyla dayanışma açıklamaları yapanlar, Irak bombalanırken susmuşlardır. Suriye yerle bir edilirken ortada yoktular. Gazze’de çocuklar katledilirken tek kelime etmediler. Bugün birdenbire insan hakları savunucusu kesilmeleri, apaçık bir ikiyüzlülüktür. Vicdanları değil, merkezleri vardır. Ne zaman konuşacaklarını ne zaman susacaklarını çok iyi bilirler.
Türkiye’nin içinde bulunduğu tablo ise son derece nettir. Güneyimizde yakılan ateş, doğrudan ülkemizi hedef almaktadır. İran’ın karıştırılması, Türkiye’nin kuşatılması planının bir parçasıdır. Yaşanan hiçbir kriz birbirinden bağımsız değildir; her hamle, bir sonrakinin zeminini hazırlamaktadır. Bunu görmemek ya derin bir hafıza kaybı ya da bilinçli bir körlüktür.
Sonuç olarak self determinasyon, bugün emperyalistlerin elinde halkların özgürlüğünü değil, devletlerin çöküşünü ifade etmektedir. Kızılderililerden Aborjinlere, Iraklılardan Afganlara kadar uzanan tarihsel çizgi, bu senaryonun hiç değişmediğini göstermektedir. ABD ve müttefiklerinin dokunduğu her yerde demokrasi değil, felaket vardır. Halkların kaderi emperyal merkezlerde değil, kendi iradelerinde şekillenmelidir. Aksi her yol, yalnızca yeni yıkımların kapısını aralar.

