Mustafa DOĞU

Tarih: 06.04.2020 13:38

DÜNYA BUNDAN SONRA ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK!.. MI?

Facebook Twitter Linked-in

DÜNYA BUNDAN SONRA ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK!.. MI?

“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır.” (Rum, 41)

Yeryüzü insanoğlunun yaşam alanıdır. Allah kusursuz ve noksansız bir şekilde yarattığı bu dünyayı kullarının kullanımına sunmuş ve bu kullanımın bir fesada dönüşüp toplumsal ifsada yol açmaması için onları uyarmış ve oluşması gereken hukukun ve hadlerin sınırlarını tayin etmiştir. Yeryüzünün ekolojik dengesini sağlayacak canlı cansız tüm varlıkları yaratmış ve bir ahenk içerisinde varlıklarını sürdürmelerini sağlamıştır. Dolayısıyla yeryüzünde görülen görülmeyen tüm varlıklar birbirlerinin tamamlayıcısı ve birbirlerinin varlık nedenidir. İnsan dışındaki tüm varlılar işte bu yaratılış gerekçelerine bağlı, dıştan bir müdahale olmadığında varoluş nedenlerinin gereklerini yerine getirmektedirler. İnsan ise tüm tercihlerinde özgür bırakıldığı için sadece kendisinin değil kâinattaki diğer varlıklarında varoluş nedenlerine müdahale edebilmekte, değiştirebilmekte veya yok edebilmektedir. Tüm bunlar bir ifsadın, bir fesadın, bir kaos ve karmaşanın habercileri olmakta, geleceğin dünyası için büyük tehditlerin oluşumuna katkı sağlayacak alt yapıları oluşturmaktadır.

Allah insanı yeryüzüne halife kılacağını bildirdiğinde Melekler Rabbimizin kendilerine verdiği ön bilgiyle yeryüzünde kan dökecek, fesada uğratacak birilerini mi yeryüzünün emanetçileri/halifeleri kılacağını dillendirmektedir. Bu yeryüzüne inecek insanın aynı zamanda nasıl bir yaşam süreceğinin, neler yapabileceğinin, nasıl kanlar akıtarak yeryüzünün ifsadına sebep olacağının da Rabbimiz tarafından biz kullarına apaçık bir mesajıydı.

Miladi 2020 yılı, tarih yazarları için bir milat, bir dönüm noktası olarak kayıtlara geçirilmeye başlandı ve böylede yazılmaya devam edeceği gözükmektedir. İnsanlık tarihi bugünlerde yaşanan bir olayın benzerini yaşamış mıdır? Lokalde veya bölgeselde evet, ama tüm dünya olarak en azından bilinen bir olay yok. Kerim kitabımızın bize bildirdiği “Nuh tufanı”nın bile bölgesel mi yoksa evrensel mi olduğuna dair net bir bilgi verilmemekte, tarih yazıcıları ve müfessirler olayın bölgeselliği/lokalliği üzerinde büyük oranda mutabık kalmışlardır.

Son yüzyılın bilinen en büyük salgını, “İspanyol gribi” olarak adlandırılan ve birinci dünya savaşının da bitmesinin en önemli nedenleri arasında gösterilen ve on milyonlarca insanın ölümüne neden olan şu anda yaşayan tüm insanlığın bildiği bir salgındır. Bunun dışında sonuçları itibariyle çok yıkıcı olmasa da oluşturduğu korku ve panik açısından AIDS, SARS, MERS, EBOLA ve domuz gribi gibi salgınlarda önemli vakalardır.

Koronavirüs (Cobid-19) şu anda gelişmişliğine, gelişmemişliğine, süperliğine bakmaksızın tüm ülkeler için çok ciddi bir tehdit oluşturmakta, dünyanın birbirleriyle oluşan sınırlarını kapattırıp adeta içlerine kapatmakta. Sadece kendi içine kapanmakla kalmayıp herkesin evlerine çekilmesi söylenmekte. Bu bile sanki yeterli olmayacakmış gibi birçok uzman evde de izolasyonun olmasını ve bireylerin odalarda kendilerini tecrit etmelerini söylemekte. Bu söylem öyle rica falan anlamında değil zoraki yasal yollarla yapılmakta ve birçok ülke sokağa çıkma yasağı ve karantinalar uygulamakta. Bu yasağa uymayanlar için para ve hapis cezalarının uygulanacağı ve tabiri caizse kimsenin gözünün yaşına bakılmayacağı ülkeleri yöneten en üst düzey yöneticilerinin ağzından kamuoylarına ilan edilmekte. Demokrasinin beşiği addedilen, liberal ekonominin tüm unsurlarıyla uygulandığı ve bu vesileyle özel mülkiyetin vazgeçilmezliğini savunan bir takım ülkeler ise, devletçi-özel mülkiyete karşı sosyalist/komünist ekonomiyi savunanlara bile şapka çıkaracak kararlara imza atarak bir takım özel mülkiyete ait kurumları devletleştirmektedirler.

Bu yaşanan olayın ne zaman, nerede nasıl, ne şekilde duracağının, biteceğinin şu an için üzerinde antak kalındığı bir tarih verilememekte, üç beş ay ile başlayıp yıllarca sürebileceğine varana kadar geniş bir zaman aralığı verilmekte. Olayın sebebi üzerinde ise “laboratuvarlarda üretilen biyolojik bir virüs” olduğu komplo teorilerinden, yeryüzünün ahenginin, insicamının bozulmasına neden olan “ekolojik nedenler”e bağlayanlara kadar bir sürü kelam ve kalem erbabı konuşmakta ve yazmaktadırlar. Şu bir hakikattir ki, insanoğlu kendine emanet edilen kâinatı, tabiatı, yeryüzünü çok hor ve hakir kullandı. Tüm kaynakları kendi elleriyle oluşturduklarıyla ifsâd edip talan etti. Birçok canlı neslin tükenmesini sağladı. Kısacası arzı çok yorduk, çok yıprattık.

İnsanoğlunun fırsatını bulduğunda haddi aşıp sınır tanımaması, tuğyanlaşıp Tanrılaşma istidadı göstermesi bilinen gerçeklerdendir. Ebedi yaşam arzusu, ölümsüzlük insanoğlunun en zayıf noktası olarak İblis ve yandaşlarının en güçlü kozuna dönüşmekte ve bu uğurda nice canların yanmasına/yakılmasına neden olunmakta. Öyle ki, bunlar İblis’in yeryüzündeki en büyük rakibi ve baş düşmanı insanoğlunun kulağına/sadrına üflediği en sempatik söylem ve yaklaşımlar. İmanı olmayan ve zayıf iman sahibi insanın da çok kolay aldatılıp, aldandığı çağrılardır tüm bunlar. İşte tarihin her döneminde olduğu gibi asrımızda da kendini Tanrı/yarı Tanrı yerine koyan Firavunvari tipler mevcudiyetini sürdürmekte. Elde ettikleri iktidar imkânlarıyla adeta yeryüzünün tek hâkimi gibi davranmakta bilimde, teknolojide elde edilen gelişmeleri insanlığın ifsadına, yozlaşmasına, yok edilişine kullanmaktan imtina etmemekte, neticede ürettikleri, geliştirdikleri biyolojik, kimyasal, nükleer, balistik silahlarla dünyayı cehenneme çevirmekte, milyonlarca masumun kanına girmekte, evlerini başlarına yıkmakta, yaşam alanlarını yaşanmaz hale getirmektedirler. Son yüzyıl/asrımız bunun sayısız/sınırsız örnekleriyle dolu olarak bizlerinde şahitliğinde akıp gitmektedir.

İhtiyaçların sınırsızlığı üzerine varlık nedenini oturtan kapitalizm ve onun vadedittiği müreffeh yaşam şekli modernizm ve konformizm insanları adeta bir tüketim kölesi haline getirmiş ve en temel hasletlerden olan kardeşliği, paylaşımcılığı hatta daha ileriki merhalesi olan îsâr ve kadirşinaslığı yok ederek bencilliği merkeze alan bir yaşam sunmuştur. Öyleki dünyanın bir tarafı lüks ve israfın her türlüsünü yaşarken, beraberinde getirdiği tembellik, atalet ve her şeyin genetiği ile oynanması neticesinde oluşan başta obozite olmak üzere birçok hastalığın pençesine düşmekte, aynı kapital kafa bunu da fırsata çevirmek için yeni yeni sektörler üretmekte, milli hasılalara katkı sağlayacak girdiler oluşturmanın hazzını/keyfini yaşamaktadır. İnsanlığı adeta hastalık hastasına dönüştürerek paranoyalar oluşturmakta ve trilyonlarca dolarlık bir sektör oluşturmaktadırlar. Dünyanın diğer tarafında ise insanlar, en asgari ihtiyaçları bile temin etmekten yoksun ve yoksul bırakılmakta, kuru bir ekmeğe dahi ulaşamamanın neticesinde açlıktan-hastalıklardan ölümler dâhil, birçok sefalet kaderleri kılınmaktadır.   

Üç-dört aydır dünyanın ilk ve adeta tek gündemine dönüşen ve tüm insanlığın tam bir acziyet örneği sergileyerek çaresiz kalıp diz çöktüğü bu salgınla ilgili nasıl bir okuma yapmalı ve beraberinde ne tür sonuçlar çıkarılmalı. Yaşanan her hadisenin illede musibet olarak yorumlanması gerekmediği bilinciyle, her dem-her an gözlemlenen, izlenen, yaşanan bütün hadiselerin akletmekle mükellef kılınan insanoğlu için birer ayet/işaret/mesaj anlamına geldiği yeniden hatırlanmalı. Sadece sonuca kitlenerek yapılacak okumaların-değerlendirmelerin son derece basit/yalın/anlamsız kalacağını göz önünde bulundurarak, sebepleri, hikmetleri ile bütünsel bir analize-yorumlamaya tabi tutularak yapıldığında daha isabetli-mantıklı ve gerçekçi olacak, sonucunda da sağlıklı bir tezekkür/tefekkür/tedebbür gerçekleşecektir. Tüm insanlığa, yaşamı devam ettirebilmesinin yegâne yolunun evde kalmak olduğu, dünyanın değişik dillerinden bazen sempatik, bazen korkutucu spotlarla uyarıların yapıldığı, sokağa çıkmanın yasaklandığı, alınan kararları ihlal edenlerin ağır müeyyidelerle cezalandırılacağı ikazları ışığında gelin hep birlikte bir nefis muhasebesi yapalım, yakın zamanda yaşananları bir düşünelim, birlikte biraz kafa yoralım ve filmleri geriye saralım bakalım nasıl bir dünyada yaşamaktayız.

Şimdilerde dillerde pelesenk edilen bir hakikat cümlesi herkes tarafından dillendirilmekte; insanların en güvenli mekânları evleridir. Düşünelim Afganistan’da, Irakta, Suriye’de, Arakan’da, Cezayir’de, Sudan’da, Yemen’de, Filistin’de, Gazze’de, Eritre’de, Bosna’da, Ruanda’da, Nagazaki ve Hiroşima’da çoluğu-çocuğu-yaşlısı-genciyle bu güvenli meskenlerinde otururken uçaklardan, tanklardan, atılan bomba veya füzelere veya daha acımasızı atom, nükleer ve kimyasal silahlara hedef olmak suretiyle kaç milyonlarca can toprakla buluşmuştur?

Sömürgecilik veya neo sömürgecilik yoluyla inandırıcı olup olmadığına bakılmaksızın uydurulan düzmece gerekçelerle ülkeler işgal edilirken, insanlar öldürülürken, her türlü vahşet örneklikleri sergilenirken, kaynaklar sömürülürken, medeniyetler yok edilirken ve daha da acımasızı kendileri çıktıktan sonra vekâlet bıraktığı örgütlenmelerin başlattığı anlamsız iç savaşlardaki çatışmalarda, açlıktan, ilaçsızlıktan kaç milyon masum ölmüştür?

Bu işgallerin/çatışmaların ve inancına yapılan saldırıların bir sonucu olarak doğdukları toprakları adeta kaçarcasına terk etmek zorunda bırakılan ve çıkılan bu zorlu yolculukta aşmaları gereken okyanus, deniz ve nehirleri geçerken kaç masum beden bu sularda boğularak son nefeslerini vermiştir?

Yine bu çatışmaların bir sonucu olarak insanlığın yüz karası denilecek kamplarda yaşamak zorunda bırakılan ve en temel ihtiyaçlarının bile karşılanamadığı, bir ömrün daracık alanlarda tüketilmek zorunda bırakıldığı bu utanç tabloları, sığındıkları saraylarında, kâşanelerinde, villalarında, lüks konutlarında yan gelip yatarak izleyen hemcinsleri için ne ifade etmektedir? Şimdilerde virüsün oluşturduğu olumsuz psikolojiyi aşmak için neler yapılması gerektiğini ekranları işgal ederek arzı-ı endam eden uzmanlar eşliğinde dinleyenler, bu masumların-mağdurların-mazlumların psikolojilerini düşünebilmekte, empati kurabilmekte midirler?

Yine bu çatışmaların bir sonucu olarak milyonlarca yetim, öksüz kalan yavruların birçoğunun insan simsarlarının tuzağına düşürülerek bedenleri, ruhları esir alınırken, baba, anne, ağabey ve ablaların neo kölecilik mantığı ile vahşi kapitalizmin burjuvazisine ucuz kaynak oluştururken bu vicdanı körelmiş insanlık ne düşünüyor, ne yapıyor acaba?

Zenginliğin, refahın verdiği azgınlık ve şımarıklıkla oluşturdukları otoriter/totaliter rejimleriyle sözde İslam ülkesi olduğunu iddia eden zalimler, israfın, isyanın, tuğyanın her türlüsünü sergilerken, halklarının her türlü haklarını gasp ederken bu mazlum ve mağdurların ahının kendilerine ulaşmayacağını mı düşünüyorlardı?

Filistin’de işgal edilen topraklarını savunuyor ve vermesi gereken onurlu mücadeleyi veriyor diye tanklarla, buldozerlerle evleri başlarına yıkılan, meydanda, dünyanın gözü önünde on beşli-on altılı yaşlardaki gencecik kız ve erkek fidanlar vurulurken ve tüm bu olup bitenleri sadece bir film karesi gibi izleyen insanlar acaba bugün sığındıkları evlerinde ne düşünmekte?

Uğradığı haksız itham ve iftiralar neticesinde bir inat, bir öfke uğruna hiçbir suçu olmadığı halde yıllarca hapiste yatmaya mahkûm bırakılarak hürriyetleri ellerinden alınan insanların anne-baba-masum çocuklarının sessiz yakarışları ile yapılan bu zulümleri Rabbine arz etmesi bir anlam ifade ediyor mu? Öfkeniz-kininiz, aşırı sevginiz, yakınlığınız, kaybetmekten korktuğunuz makam ve mevkileriniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin evrensel-çağlar üstü çağrı karar mercilerinde nasıl bir karşılık bulmaktadır acaba?

Her türlü arsızlığı, ahlaksızlığı, hırsızlığı, yolsuzluğu yapıp, tüyü bitmemiş yetimin malına bile el uzatmaktan imtina etmeyen ve utanmadan medya ve toplum içine çıkarak dindar(!) ve milliyetçi-mukaddesatçı edalarla trip yapanlar bu virüsün kimleri vurup kimleri vurmayacağından veya o elde ettiği kirli paraların kendine hiçbir fayda sağlamayacağından ne kadar emindir?

Her fırsatta Allah’ın dinine gizli-açık kin/öfke duyan ve oluşan her yanlış olayda mal bulmuş mağribi gibi buna sarılarak dine ve kutsallarına hakaret eden ve utanmadan kendinin de aslında ne kadar samimi Müslümanlardan(!) olduğunu bahseden laikçi kafalı aymazlar-arsızlar bu virüse karşı bilmediğimiz mahfillerden bir güvence mi aldı?

Daha saymakla bitirilemeyecek binlerce, on binlerce olay. Kapandığımız evlerimizde ve odalarımızda biraz yaşam korkusunun sinmişliğinden kurtulup gerçek anlamda kendimizle baş başa kaldığımızda vicdanımız bizlere çok şeyler fısıldayacaktır şayet tümden köreltmedik, karartmadıksa.

Düne kadar kendi elleriyle cehenneme çevirdikleri topraklarda yaşayan insanların bir umutla kapılarına dayanmasından korkup yaşam konforlarının ve ekonomik dengelerinin alt-üst olacağını haykıran batı, trilyonlarca dolarlık bütçeler oluşturarak virüsü ve açacağı sosyal problemleri etkisiz hale getirmek için keselerin ağızlarını açmış bulunmakta. Kaderin cilvesine bakın ki bu ülkeler düne kadar “daha çok insanı nasıl öldürürüz” duygusunun bir tezahürü olan silah sanayine trilyonlarca dolarlar harcıyor ve birçok gelişmekte olan ülkelere yine kendilerinin ürettiği “düşman algısıyla” harcamalar yaptırıyorlardı. Aynı ülkeler şu anda kendi ülkelerini sarmış bu görünmeyen düşmana karşı, halklarını yaşatmak ve bu virüsü bertaraf edebilmek için hayal bile edemeyecekleri bütçeleri harcıyorlar. Ama şu ana kadar korkuyu yenebilecek net-somut bir çözüme kavuşulamamış her gün binlerce insan ölmeye devam ediyor, yoğun bakımlarda yaşam mücadelesi veriyor. Daha vahimi ise bu ülkelerin sağlık sistemleri SOS vermeye başlamış durumda. Diğer yoksun ve yoksul bırakılan ülkeler ve insanları ise adeta, ne fark eder, ha açlıktan, ha bir serseri kurşundan, ha bir balistik, kimyasal veya nükleer bombadan, ha bir vahşi saldırıdan, yâda bu virüsten ölmüşüm ne fark eder ki modunda yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedirler. DSÖ’ye doğru-düzgün bir istatistik verebilecek kadar bile imkânları yok.

Koronavirüs, hangi ırkın, dinin, mezhebin, meşrebin, ideolojinin müntesibi olduğuna, yaşına ve cinsiyetine bakılmaksızın tüm insanlığın bir kâbusu, korkusu olmaya devam etmekte. Kral, kraliçe, devlet başkanı, başbakan, bakan, milyarder, milyoner, önemli iş adamı, sanatçı veya sporcu, bilim insanı olmakla, sıradan bir vatandaş olmak arasında bu gözle görülmeyen mikrop için hiç fark etmiyor. Şu anda ibadetler başta olmak üzere kitlesel düzenlenen tüm etkinlikler iptal edilmiş veya belirsiz bir tarihe ertelenmiştir. Başta mazlum Kâbe, Mescidi Nebevi, Mescidi aksa olmak üzere tüm camiler ve mescitlerde toplu ibadetler yapılamadığı için mahzunluk yaşanmakta.. Sadece müslümanlar için kutsal olan mekânlar ve mabetler mi mahzun, değil tabi ki; Katedraller, kiliseler, havralar, sinagoglar, tapınaklar da aynı kaderi ve akıbeti yaşamakta. İnsanlar en sevdikleriyle bile kucaklaşamamakta ve yakınlar uzak kılınmışçasına hasretler yaşanmakta. Daha yürek yakanı ise bu zaman diliminde vefat edenlerin cenazelerine bile birinci derecede en yakınları dahi iştirak edemeyerek definler gerçekleşmekte. Gerçekten üzerinde iyi okumalar yapılıp salih ve sahih bakış açıları geliştirildiğinde müthiş ibretlik bir ayet ile tüm insanlık karşı karşıya.

Bu virüsten kurtulmak için tüm dünya seferber. Başta aşı ve tedavide kullanılacak ilaç noktasında her şey deneniyor ve gece-gündüz demeden çalışılıyor. Umut verici gelişmelere de şahit olunuyor. Tabi tüm zamanlarda olduğu gibi bu süreçte de “dua”nın sığınılacak en güçlü unsur ve etken olduğunu bilen insanlarda kendi inançlarının gereğine uygun bir şekilde bu eylemi gerçekleştiriyor. Rabbimiz Kerim kitabında duanın ne kadar güçlü bir eylem olduğunu ve kendisinden yapılacak samimi-ihlaslı-içtenlikli talepleri geri çevirmeyeceğini son derece açık ve net bildirmekte. Duamız olmasaydı bize ne diye değer vereceğini, duanın içtenlikle, sessiz, alçakgönüllü, korku ve ümit arasında Allah’ın rahmetini dileyerek, yalvararak, yakararak sabah-akşam dini yalnız O’na has kılarak yapılması gerekliliği bildirilmiş, sadece sükûnette, sağlıkta, varlıkta değil, sıkıntıda, fırtınada, yoklukta da dinin Allah’a has kılınması gerekliliği vurgulanmıştır. Kendisinin kullarına karşı şah damarından yakın olduğu bildirilerek karşılık verileceği belirtilmiştir. Çünkü müminlerin Rabbi sonsuz rahmet ve merhamet sahibidir. O yorulmuş bir kenara çekilmiş atıl bir Tanrı olmayıp her zaman bir iş üzere ve yaratmaya devam edendir. O her şeyi bilen, işiten, haberdar olandır. O sadece göklerin değil, göklerde dâhil tüm mevcudatın, tüm mahlûkatın, tüm kâinatın eşi ve benzeri olmayan bir ve tek İlahıdır. Tabi dua hiçbir şey yapmadan “miskin derviş tevekkülü” gibi davranmak anlamına gelmemeli, bu virüs ve benzeri olaylar karşısında aklın ve bilimin ışığında yapılması gereken tüm çabalar ortaya konduktan sonra münacatın ve takdirin her şeyin Rabbi olana iletilmesi olarak anlaşılmalıdır. Kendisine pozitivizmi din edinen ve mutlak akıl ve bilimden başka hiçbir şeye inanmayan materyalist, dogmacı kafalar insanların bu inancını ti’ye almakta, dalga geçmekte. Onların zihninde, dünyasında ya Tanrı’ya yer yoktur, yâda inandığı Tanrı sıradan, basit, edilgen bir varlık veya nesneden öte bir şey değildir.

Şayet birilerinin iddia ettiği gibi insanlık “tarihin sonunu” yaşamıyor ve yine birilerine göre “Tanrı kıyamete zorlanmıyor” ise –ki bizler asla bunlara inanmıyoruz- bu virüsle ilgili de çözümler üretilecek ve korkulu rüya olmaktan çıkacaktır. Allah hiçbir derdi devasız bırakmamış, bunu da bırakmayacaktır. Birilerinin elleriyle de bunun devasını yaratacaktır. Önemli olan bundan sonra ne olacağı, nasıl bir dünyanın oluşacağıdır. Hiçbir şey olmamış gibi “nerede kalmıştık” diyerek mevcut durum devam mı edecek, yoksa muttaki, muhsin-muhlis müminler, kalbi kırıklar, yüreği burkuklar, ayağı yalınlar, sırtı çıplaklar iktidar olup dünyanın yeniden adaletle, insanlıkla, erdemle, ahlakla, hak-hukukla tanışıp hayat bulmasını mı sağlayacaklar? Bekleyip ömrümüz olursa hep birlikte göreceğiz vesselam…


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —