Cüneyt TORAMAN

Tarih: 15.01.2020 13:11

Diyanet ibadete müdahale edebilir mi?

Facebook Twitter Linked-in

Diyanet işleri Başkanlığı, geçtiğimiz günlerde ilginç bir Genelge yayınladı. T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan 16.12.2019 tarihli genelgenin konusu, Camilerde tabureler/sandalyeler. Genelge, Din İşleri Yüksek Kurulunun 20.10.2010 tarihli kararına atıfta bulunmak suretiyle, “cami içindeki sabit oturaklardan müteşekkil müstakil mekanların oluşturulmasının cami doku ve kültürüyle bağdaşmadığı” belirtilerek, "Namazı normal şekli ile ayakta kılmaya gücü yetmeyen kimse için asıl olan namazı oturarak kılmaktır. Böyle kişilerin namazını kendi durumlarına göre diz çökerek veya bağdaş kurarak yahut ayaklarını yana ya da kıbleye doğru uzatarak kılmaları uygun görülmüştür. Ayakta durabilen ve yere oturabildiği halde secde edemeyen kimselerin namaza ayakta başlamaları, rükudan sonra yere oturarak secdeleri ima ile yapmaları, ayakta durabildiği halde oturduktan sonra ayağa kalkamayan kişilerin namaza ayakta başlamaları, secdeden sonra namazı oturarak tamamlamaları, namazı asli şekline uygun olarak kılmaya engel olmayacak hafif bedeni rahatsızlıkların bu konuda meşru mazeret olarak görülmemesi, dini açıdan zorunlu ve meşru bir sebep bulunmadıkça namaz kılmak amacı ile camilerde sıralar halinde sabit oturakların yapılmasının, cami doku ve kültürüyle bağdaşmadığı, bu sebeple hastalık ve özürlülük gibi herhangi bir rahatsızlığı bulunan kimselerin, zorunlu olmadıkça namazlarını sandalyede değil, yere oturarak kılmalarının uygun görülmüştür." "Cami ve mescitlerde ima ile namaz kılanlar için hazırlanan sabit oturaklar kaldırılacaktır. Camilerde ihtiyaç olması halinde sadece katlanabilir tabure kullanılabilecektir. Hiçbir şekilde oturması mümkün olmayacak tarzda mazereti olanlar katlanabilir taburesini alıp safların arasına girerek namazlarını kılacaklardır. Cami görevlileri tarafından engelli, yaşlı ve mazeret sahibi olan vatandaşlarımızın namazlarını oturarak veya tabure üzerinde nasıl kılacakları hususu titizlikle anlatılacaktır." ifadelerine yer verildi. Toplumun büyük bir çoğunluğu, Diyanetin bu genelgesini takdir etti. Biz bu yazımızda, genelgenin içeriğinin isabetli olup olmadığını bir yana bırakarak, hukuk devletinde, diyanet işleri başkanlığının böyle bir yetkisinin olup olmadığını ele almaya çalışacağız.

Hukuk devleti, bütün hakların güvence altına alındığı, sadece hakları güvence altına alan, buna ilaveten hakların önündeki engelleri kaldıran, bu hakları kullanılabilir hale getiren devlet demektir. Bu tanımın “Din ve vicdan özgürlüğü” açısından anlamı, devletin, dininin esaslarını öğrenme, ibadet etme, yayma konusunda, o dine mensup olanlara destek olması demektir. Eğer bireyler bu imkanlara sahip değilse, devletin, ibadethaneleri, dini eğitim veren kurs ve okulları, inşa etmesi, bu hizmetleri verecek kişilerin istidamı için destek olması gerekiyor. Türkiye’de bu hizmetler, Osmanlı devletinin son döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Evkaf Nazırlığı (Evkaf bakanlığı) tarafından yürütülmekteydi. “3 Mart 1340 (1924) tarih ve 429 sayılı Şer‘iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun ile Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği ve Evkaf Umum Müdürlüğü kuruldu. Bu kanunla, vekâletin görevlerinden muâmelâtla ilgili dinî hükümlerin resmî uygulamadan kaldırılıp yasama ve yürütme yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve onun oluşturduğu hükümete ait olduğu vurgulanmış; İslâm dininin hukuk kuralları (muâmelât-ı nâs) dışında kalan inanç ve ibadetlerle ilgili hükümlerinin yürütülmesiyle ibadet yerlerinin idaresi Diyanet İşleri Reisliği’ne, vakıfların yönetimi ise Evkaf Umum Müdürlüğü’ne verilmiştir. Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti ile bazı özel vakıflar tarafından yönetilen bütün mektep ve medreseler de aynı tarihte çıkarılan 430 sayılı Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile Maarif Vekâleti’ne bağlanmıştır.” (TDV İslam Ansiklopedisi, DİB maddesi)

429 sayılı yasa Başkanlık teşkilatı ve kadroları hakkında bir husus içermemiş, ancak 1924-1926 yılları bütçe kanunlarında kadro dereceleri ve sayıları belirtilmeksizin merkez teşkilatında Reis, Heyet-i Müşavere, memurîn-i merkeziye ve müstahdemîn-i muhtelife; taşra teşkilatında ise müftîler, müftî müsevvidleri, müstahdemîn-i ilmiye, vaizler, dersiâmlar ve müftîlikler müstahdemîni kadroları maaş yekûnu olarak yer almıştır. 1927 yılı Bütçe Kanunu’nda, 71’i merkezde olmak üzere toplam 7.172 adet kadro tahsis edilen Diyanet İşleri Reisliği’nin merkez ve taşra teşkilatlarının idarî yapısı da ilk defa belirtilmiştir. 1931 yılı Bütçe Kanunu ile bütün cami ve mescitlerin idaresi ve bunların görevlileri Evkâf Umûm Müdürlüğü’ne devredilmiş ve bu sebeple Dini Müesseseler Müdürlüğü ile Levazım Müdürlüğü’nün personeli, 4081 hayrat hademesi, 26 cuma ve kürsü vaizi kadrolarıyla birlikte Evkâf Umum Müdürlüğü’ne geçmiştir. Alt yapısı zaten oldukça zayıf ve yetersiz bulunan Başkanlık, bu kanunla neredeyse işlevsiz hale gelmiştir. Söz konusu uygulama 1950 yılına kadar devam etmiştir. 22/06/1935 tarihli RG’de yayımlanarak yürürlüğe giren 2800 sayılı “Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun”, Başkanlığımızın ilk teşkilat kanunudur. 29/04/1950 tarihinde yürürlüğe giren 5634 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Reisliği’nin adı “Diyanet İşleri Başkanlığı” olarak değiştirilmiş, Evkâf Umum Müdürlüğü’ne devredilen cami ve mescitlerin idaresi ve cami görevlileri (Hademe-i Hayrat) kadroları yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmiştir. 1950 yılında 5634 sayılı Kanunla oluşturulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın teşkilat ve kadro yapısı 1965 yılına kadar aynen devam etmiştir. 15/08/1965 tarihinde yürürlüğe giren 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun” Başkanlığın görevleri noktasında önemli bir açılım getirmiş, İslam dininin ahlâk alanı ile ilgili işleri yürütmek de görevleri arasında sayılmıştır. Kanunda Başkanlığın görevi, “İslâm dininin inanç, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” şeklinde ifade edilmiştir.” (DİB, web sitesi, Tarihçe) 633 sayılı kanunda birçok değişiklik yapılmış ise de halen bu kanun yürürlükte olup diyanet işleri başkanlığı bu kanuna göre görev yapmaktadır.

Anayasada, devletin nitelikleri “demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti” (2.madde) olarak belirtilmiştir. Konumuz açısından “laiklik ilkesi”, önem taşımaktadır. Anayasada laiklik ilkesine yer verilmekle birlikte, bu ilkenin tanımı yapılmamıştır. Tanımı yapılmadığı için, devleti yönetenlerin arzularına göre yorumlanmıştır. Bu konuda en kapsamlı eserlerden biri, anayasa hukuku profesörü Ali Fuad Başgil’in yazdığı “Din ve Laiklik” kitabıdır. Herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir laiklik tanımı bulunmamakla birlikte, bu ilkenin temel esasları konusunda “belli bir mutabakatın olduğunu” söyleyebiliriz. Bu esasların birincisi, devletin resmi bir dininin olmaması, ikincisi, devletin bütün dinler karşısında tarafsız olması, üçüncüsü, devletin bütün din mensuplarına eşit davranması, dördüncüsü, din kurumlarıyla devlet kurumlarının birbirinden ayrı olması, beşincisi, hukuk kurallarının din kurallarına uygun olma zorunluğunun olmamasıdır. (Kemal Gözler, Laik devlet İlkesi, shf.137 vd. http://www.anayasa.gen.tr/laiklik.htm) Bu esaslara göre, Diyanet işleri Başkanlığının devlet teşkilatı içinde yer almasının, hazineden tahsis edilen bütçeyle sadece Müslümanlara hizmet vermesinin (tarafsız olmamasının), bütün dinlere eşit mesafede olmamasının, laiklik ilkesine aykırı olduğunu söyleyebiliriz. Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Diyanet İşleri Başkanlığının, laiklik ilkesine aykırı olmasına rağmen, dini kontrol  etmek amacıyla devlet teşkilatı içinde yer aldığını  ifade etmektedir.

633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı kanununun ve 657 sayılı devlet memurları kanununun 36.maddesindeki din hizmetleri sınıfıyla ilgili hükümlerin anayasanın laiklik ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açılmış, Yüksek Mahkeme, “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dinî bir teşkilât değil genel idare içinde yer almış idarî bir teşkilât olduğu, başkanlığın anayasada yer almasının ve mensuplarının memur sayılarak maaşlarının bütçeden karşılanmasının devletin din işlerini yürüttüğü anlamına gelmediği, dinin devletçe denetiminin yürütülmesinin, din işlerinde çalışacak kişilerin yetenekli şekilde yetiştirilerek dinî taassubun önlenmesi ve dinin toplum için manevi bir disiplin olmasının sağlanması gibi ülke koşullarının zorunlu kıldığı ihtiyaçlara uygun bir çözüm yolu bulmak amacını taşıdığı” gerekçeleriyle reddetmiştir (AYM, 1970/53 E. - 1971/76 K. 15/06/1972 tarih, 14.216 say. RG).

Dini bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığının (merkezi) devlet teşkilatı, hiyerarşisi içinde yer alması demek, devleti yönetenlerin her türlü müdahalesine açık olması demektir. Gerçekten de, kurulduğu günden itibaren sürekli müdahalelere maruz kaldı. Diyanet İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki, TBMM de bütçe görüşmeleri sırasında CHP milletvekillerinin sözlü saldırıları nedeniyle kalp krizi geçirerek vefat etti. İbrahim Elmalı, bir bakanın tayin baskısı nedeniyle istifa etti. Tayyar Altıkulaç CHP milletvekilinin silahlı ve fiili saldırısına maruz kaldı. Bazı Diyanet işleri başkanlarının görev süresi sona erdikten sonra milletvekili olması, bu makama yapılan tayinlerde siyasetin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Bu kuruma müdahaleler, 28 Şubat darbe sürecinde zirveye çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığında birçok asker görevlendirildi. Hutbeler bu kişilerin denetiminde ve talimatlarına göre hazırlandı. Din görevlileri, darbe konseptini etkisiz hale getirmemeleri için istihbarat görevlileri tarafından eğitimden geçirildi. Resmi ideolojiye aykırı sözler söylenmemesi için, vaazlar, şehirlerde tek merkezden yayınlanmaya başladı. Din görevlileri devlet memuru statüsünde olduğundan, kravat takma mecburiyeti getirildi, sakal bırakmaları yasaklandı. Kız kuran kurslarında görev yapan başörtülü kuran kursu hocaları, disiplin soruşturmalarına maruz kaldı. Katsayı uygulamasıyla İmam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girmeleri engellendi. Üniversitelerde başörtüsü yasağı uygulamaya konuldu. Eşi, annesi başörtülü olduğu tespit edilen subaylar astsubaylar YAŞ kararıyla ordudan atıldı. İktidarda bulunan siyasi parti “irtica” gerekçesiyle düşürüldü, daha sonra da anayasa mahkemesi kararıyla kapatıldı. Toplumun din ve vicdan özgürlüğü, sistematik hak ihlallerine maruz kalırken Diyanet işleri Başkanlığı bunlara hiç itiraz etmedi/edemedi. Bunun en önemli sebebi, bu kurumun devlet teşkilat içinde yer alması, çalışanlarının memur olmasıdır.

Diyanete yönelik baskılar, 2002 yılından itibaren azalmaya başlamış, bu tarihten sonra asli görevlerini yerine getirmeye başlamıştır. Ancak, Diyanet İşleri Başkanlığının hukuki statüsünü değerlendirirken, konjonktürün etkisiyle hareket etmemek gerekir. Siyasal iktidara kim gelirse gelsin, müdahale edemeyeceği bir yapı oluşturmak gerekir. Bunun yolu, Diyanet İşleri Başkanlığının (merkezi idarenin emir ve talimat veremeyeceği) “özerk” bir yapıya kavuşturulması gerekiyor. Genel bütçeden tahsis yerine, vakıfların diyanete bağlanması gerekiyor. Bu müdahaleyi, sadece İslami değerlere karşı olanlarla da sınırlamamak gerekir. Dini yapılar da bu yapıyı ele geçirip, istifade etmek istemişlerdir. Bunun en somut örneği FETÖ’dür. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra, bu örgüt militanlarının bu yapıya da sızdığı ortaya çıkmıştır. Birçok ilahiyat öğretim görevlisi, bu örgüt kapsamında soruşturmaya ve kovuşturmaya maruz kalmıştır. Diyanet benzeri dini kurumlar, dini değerlere sahip çıkan siyasal iktidarlar için de önemlidir. Bu kurumlar üzerinde hakimiyet sağladıklarında, iktidar partisinin dini yorumları toplumda egemen hale gelecek, bu da, farklı seslerin kısılması anlamına gelecektir. İranlı düşünür Şebusteri, “dinin devlet tarafından yorumlanmasının farklı yorumların önünü tıkayacağını, bunun da İslam düşüncesinin gelişmesine engel olacağını” belirtmektedir. (Muhammed Müctehid Şebusteri, Resmi Dini Söylemin Eleştirisi, Mana Yayınları, 1.Baskı, 2011) Diyanet İşleri başkanlığı özerk bir yapıda olsaydı, her türlü tasarrufu, mensupları tarafından sorgulanabilecekti. Namazın Allah ile namaz kılan arasındaki bir ilişki biçimi olduğunu, (ibadetleri kabul ve ret makamının sadece Allah olduğunu) bu ilişki biçimine kimsenin müdahale edemeyeceğini söyleyeceklerdi. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığının inanan kitleye hesap verme yükümlülüğü olmadığından, bundan sonra da uygun göreceği genelgeleri yayınlamaya devam edecek demektir.

Tekrar başa dönecek olursak, Diyanet işleri Başkanlığının, camilerde tabure ve sandalyelerle ilgili genelgesi, diğer bakanlıkların genelgelerinden farklı değildir. Diyanet işleri başkanlığı devlet kurumu olmasaydı, genelgede açıklayacağı görüşün yaptırımı olmayacak, bu kadar etkisi de olmayacaktı. Müslümanların çoğu bu görüşe itibar etse de birçoğu hiç dikkate almayacaktı. Zira, sağlık sorunu nedeniyle namaz kılmakta zorlananlar için farklı içtihatlar olup, müminler bu içtihatlardan dilediğini tercih etme hakkına sahiptir. Bunlardan birini kabul etmeye zorlanamaz. Zaten dinin temeli, dinde zorlama olmamasıdır. Diyanet işleri başkanlığının yayınladığı bu genelge, (devlet kurumu olarak) kendisine verilen bir yetkinin sonucudur. Bu genelge, sadece tabura/sandalye ile de sınırlanamaz. Bugün camide namaz kılanların taburelerine sandalyelerine müdahale etme hakkı görenler, yarın, namaza gelenlerin kılık kıyafetine, saç traşına da müdahale edebilir. Belki bir süre sonra, bu kurumun tercih ettiği görüşlere aykırı görüşleri sapıklık olarak niteleyip, bazı ilahiyatçılara ve kitaplara boykot da uygulayabilir. Dini kitapların Türkçeye tercümesi için kurumun iznini ister. Esasen mevcut duruma göre, Kuran kursları Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından denetleniyor. "Kur'an Eğitim ve Öğretimine Yönelik Kurslar ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönergesi"ne göre, A, B, ve C olarak gruplandırılan Kur'an kurslarının açılış ve kapanış işlemleri ilgili il müftülüğünün teklifi ve Diyanet İşleri Başkanlığının onayı ile gerçekleştirilecek. A ve B grubu Kur'an kurslarının açılış şartlarını taşıyıp taşımadıkları ise Başkanlık müfettişlerince, C grubu Kur'an kurslarının açılış ve kapanışa uygunlukları ise il müftüsü, müftü yardımcısı veya ilçe müftüsü tarafından bizzat yerinde görülerek tespit edilecek.

Diyanet İşleri Başkanlığının hukuk devleti ekseninde yetkisini tartışırken, camilerde giderek artan, caminin dokusunu bozan, kilise benzeri, tabure, sandalye ve sabit banklar sorununu görmezden gelmiyorum. Tam aksine, bu sorunu genelgeyle çözmeye çalışmanın yanlış olduğunu söylüyorum. Bir sorunu çözmek için önce sorunu doğru teşhis etmek gerekir. Camilerde tabure, sandalye ve bankların görünürlüğü, her şeyden önce, camilerde cemaatin azaldığı, gelenlerin çoğunluğunun da yaşlı olması nedeniyle dikkat çekmeye başladı. Bunun yanında, taburelerin artması, yaşlılarda yaygın bir sağlık (eklem) sorununa işaret ediyor. Sağlık sorunu olmayan hiç kimse taburede namaz kılmaz. Tabure ve sandalyelerin armasının sebeplerinden biri de, cemaatin bu konuda yeterli bilgiye sahip olmaması (cehaleti) olabilir. Sebebi ne olursa olsun, camideki tabure ve sandalyeler sonuçtur sadece. Sebepleri ortadan kaldırmadan, sonuçları yok edemezsiniz. Camileri cemaatle doldurmak, ülke genelinde topyekün bir seferberlik, büyük bir emek istiyor. Yaşlı kesimin sağlık (eklem) sorununu ciddiye alıp, bunu asgari düzeye çekmek için gayret göstermek gerekiyor. Taburelerin artması cemaatin bu konuda bilgi düzeyinin yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, bu konuda onları bilinçlendirmek gerekiyor. Bu da özveri ve emek istiyor. Sorunun kaynağına inme/çözme arzunuz ve iradeniz olmadığı takdirde, böyle bir genelge yayınlamakla bu sorunun çözüleceği zannediliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, ibadetin alt yapısını hazırlama, (destek), namaz kıldıracak imam, müezzin istihdam etme, camiyi ısıtma/soğutma, aydınlatma, temizlik, vs, namaz kılanların ihtiyaçları açısından son derece önemlidir. Ancak ibadete, ibadetin şekline müdahalesi asla kabul edilemez. Diyanet İşleri Başkanlığının veya müftülüklerin, camideki tabure ve sandalyelerin müezzin mahfiline konulması, mescidin sağ veya sol duvar kenarına konulması, (namazdan sonra) hepsinin bir yerde toplanması, vs. tavsiyesini anlarım ama, içişleri bakanlığı gibi genelge yayınlaması, ibadetin ruhuna uymuyor. Camilerin temel sorunu, camiye ilginin azlığıdır. Sabah ve yatsı namazını bir kenara bırakıyorum, diğer namazlara rağbet var mı? Gençler camiye geliyor mu? Ortada ciddi bir cemaat sorunu/krizi varken, sağlık sorunlarına rağmen camiye gelen yaşlıların altındaki tabureleri sandalyeleri yasaklamak ne anlama geliyor? Ömürlerinin son deminde, cemaatle namaz kılmanın faziletinden istifa etmek isteyen bu insanlara, “gidin evinizde kılın” mı denmek isteniyor? Bunlardan bir kısmının yasağa boyun eğerek, yere oturarak namaz kıldığını varsayalım. Bir kısmı bu uygulamaya kızıp camiyi terk etse, hatta namazı da terk etse, bunun vebalini kim üstlenecek? Allah indinde, bu genelgeyi yayınlayanlar kadar, bu genelgeye destek verenler de sorumlu olmayacak mı? Diyanet işleri Başkanlığı, halkın bu genelgeyi destekleyip desteklemeyeceği yerine, ibadete müdahale hakkı olup olmadığı üzerinde kafa yorsaydı, muhtemelen böyle bir hataya düşmezdi. Bu uygulama (müdahale yöntemi), keşke sadece diyanetle sınırlı olsa. Siyasetten ekonomiye, suç politikalarından eğitime, devlet yönetiminden dernek/şirket/aile yönetimine, birçok alanda aynı yöntemi benimsiyoruz. Ağır bir yaptırım koyduğumuzda sorunları çözeceğimizi zannediyoruz. Sorunlarımızı yasaklarla değil, sorunların kaynağına inerek, özgürlükleri esas alarak çözmeyi ne zaman öğreneceğiz?


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —