Uluslararası sistem uzun süredir normlar ve hukuk üzerinden değil; güç, baskı ve müdahale üzerinden işliyor. Bu sistemde bazı ülkeler “tehdit” olarak tanımlanıyor ve sürekli baskı altında tutuluyor. İran da bu kategoride yer alan, küresel güç mücadelesinin doğrudan hedeflerinden biri haline gelmiş ülkelerin başında geliyor.
ABD’nin İran’a yönelik politikaları, sadece rejim karşıtlığı ile açıklanamaz. Ortada açık bir çevreleme ve zayıflatma stratejisi var. Ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon, hibrit savaş yöntemleri ve vekil aktörler üzerinden yürütülen baskılar, klasik güç mücadelesinin günümüz şartlarına uyarlanmış halini gösteriyor. İran, bu baskılara büyük tavizler vermeden direnerek bugünlere kadar gelebildi. Yıllara yayılan yaptırımların bile İran’ı tamamen teslim alamaması, aksine bu direnci beslemesi dikkat çekici.
Ortadoğu, tarih boyunca küresel rekabetin en yoğun yaşandığı coğrafyalardan biri oldu. Enerji hatları, deniz yolları ve stratejik geçiş noktaları, bu bölgeyi yalnızca bölgesel değil, küresel bir mücadele alanına dönüştürüyor. İslami İran ise bu coğrafyada, bağımsız hareket edebilme kapasitesi ve direnç potansiyeliyle öne çıkan nadir aktörlerden biri. Coğrafi konumu, tarihsel birikimi ve stratejik derinliği, bu direncin sadece politik değil, aynı zamanda yapısal bir zemine dayandığını gösteriyor.
Bugün İran’a yönelik baskının temelinde yalnızca ideolojik farklılıklar yok; aynı zamanda İran’ı sisteme uyumlu duruma getirme çabası var. ABD liderliğindeki küresel düzen, kendi normlarına tam uyum göstermeyen aktörleri dönüştürmek veya zayıflatmak ister. Tahran, uzun yıllardır bu iki seçeneğe de direniyor.
Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir diğer husus da mezhepçilik üzerinden yürütülen söylemler. Bölgemizin küresel emperyalist-Siyonist saldırılara maruz kaldığı böylesine hassas bir dönemde, mezhepçi söylemlerin yeniden dolaşıma sokulması tesadüf değil. Bu dil, bölgesel bütünlüğü zayıflatıyor; ortak direnci parçalayarak dış müdahalelere alan açıyor. Bu yüzden mezhepçi söylemlerin kime hizmet ettiği ortada! Mezhepçi bakış açıları kadar dar kavmiyetçi bakış açıları da bir o kadar yanlış ve adil tavırdan uzak.
İslam inancı, zulüm karşısında susmayı değil; adaletin yanında durmayı esas alır. Kur’an’ın, “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (Maide, 8) uyarısı bugün için de geçerlidir. Bir ülkenin politikaları elbette eleştirilebilir. Ama bu eleştiriler, o ülkeye yönelik hukuksuzlukları görmezden gelmeyi haklı kılmaz. Adalet, ancak ilke olarak savunulduğunda anlam taşır.
İran’ın iç politikası, bölgesel hamleleri ve tercihleri tartışılabilir. Ancak bu tartışmalar, ülkenin maruz kaldığı baskıyı ve hukuksuz müdahaleleri meşrulaştırmaz. Aksine, uluslararası sistemdeki çifte standardı daha görünür hale getirir.
Bugün İran’ın sergilediği direnç, sadece askerî ya da siyasi bir refleks değil. Bu, aynı zamanda bir egemenlik iddiası ve bir var olma mücadelesidir. Bu yönüyle İran, küresel güç mücadelesinde yalnızca bir aktör değil; aynı zamanda bir duruşu temsil ediyor ve giderek bir sembol konumuna geliyor.
Sonuç olarak mesele, İran’ın kusurları ya da doğruları değil, küresel sistemin nasıl işlediği ve kime nasıl müdahale ettiğidir. Bu çerçevede İran’ın direnci, sadece bir ülkenin değil; bağımsızlık ve adalet fikrinin de direncidir.
Bu yazı, bir ülkenin hatalarından ziyade, maruz kaldığı savaş karşısındaki direncini anlamaya dönük bir çerçeve sunmaktadır.
Bu vesileyle, ABD-İsrail’in İran’a yönelik hukuksuz saldırılarını bir kez daha kınıyor; bu ülkenin küresel emperyalizm – Siyonizm’e karşı ortaya koyduğu direnişi selamlıyor ve bu mücadelenin adalet ve hakkaniyet temelinde başarıya ulaşmasını temenni ediyorum.


