Toplumların en büyük hatalarından biri, iman ile düşünceyi; devlet ile bireyi aynı hiyerarşinin rakip unsurları gibi görmesidir. Oysa bunlar birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki ayrı alandır. İman kalbin, düşünce aklın; devlet düzenin, birey ise vicdanın alanıdır. Alanlar karıştığında iman korunamaz, burada ne akıl gelişir; ne devlet güçlenir ne insan huzur bulur, ne de birey güçlenir.
İman edilmesi gereken ile düşünülmesi gerekeni aynı zemine yerleştiren zihin, şüpheyi tehdit sayar. Halbuki iman varoluşsal bir teslimiyet, düşünce ise eleştirel bir arayıştır. Şüphe bu arayışın ahlakıdır. Şüpheden korkan zihin hakikati değil konforunu korur. Gerçek olgunluk, imanı kalpte, sorguyu akılda birlikte taşıyabilme cesaretidir.
Skeptisizme yönelen düşmanlık aslında aklın eleştirel imkânına yönelen bir korkudur. Çünkü şüphe susturulduğunda yalnızca bir fikir değil, medeniyetin kendini yenileme kudreti de bastırılır. Medeniyet kesinlik iddiasından değil, sorgulama cesaretinden doğar. İnsanlık tarihini ileri taşıyan her düşünsel hamlenin arkasında mevcut olana yönelmiş eleştirel bir soru vardır.
Devlet de böyledir. Eleştiriden korkan devlet güçlenmez; yalnızca sertleşir. Sertleşen yapı ise otorite üretir ama meşruiyet üretemez. Çünkü devlet düzen kurar, fakat adalet kuramazsa yalnız kalır. Birey devlete itaat ederek değil, devlete güvenerek bağlanır. Güven ise korkudan değil, adaletten doğar.
Şüpheye kapalı düşünce nasıl dış müdahalelere açık bir zihin üretiyorsa, eleştiriye kapalı devlet de krizlere açık bir siyasal yapı üretir. İçeriden denetlenemeyen güç, dışarıdan sarsılır. Bu yüzden eleştiri devleti zayıflatmaz; aksine onu tahkim eder. Eleştirinin olmadığı yerde sadakat değil, mecburiyet oluşur.
Düşünceyi ihanet sayan bir anlayış, zamanla yorumu yasaklar; yorumu yasaklayan akıl ise şiddeti meşrulaştırmaya başlar. Çünkü tartışmanın bittiği yerde güç konuşur. Halbuki medeniyet, güç ile değil anlam ile kurulur. Devletin görevi hakikati belirlemek değil, hakikatin özgürce aranabileceği alanı korumaktır.
Birey ise yalnızca hak talep eden değil, sorumluluk taşıyan varlıktır. Özgürlük sınırsızlık değil; vicdanla sınırlandırılmış iradedir. Devlet düzeni korur, birey ise anlamı. Devlet hukuku inşa eder, birey ahlakı yaşatır. Hukuk olmadan toplum dağılır; ahlak olmadan hukuk mekanikleşir.
Bu yüzden gerçek denge, güçlü devlet – zayıf birey ya da zayıf devlet – sınırsız birey ikilemi değildir. Gerçek denge, adil devlet ile sorumlu bireyin birlikte varlığıdır. Devlet gücünü hukuktan, birey özgürlüğünü ahlaktan aldığında toplum ayakta kalır.
İmanı ve bireyi korumanın yolu düşünceden kaçmak değil; devleti korumanın yolu eleştiriyi bastırmak değildir. Hakikat de düzen de korkuyla değil güvenle yaşar. Kalbi teslimiyetle, aklı sorguyla, devleti adaletle ve bireyi vicdanla ayakta tutabilen toplumlar, yalnız güçlü değil aynı zamanda kalıcı olurlar.

