Dünya, uzun zamandır tuhaf bir oyunun sahnesi. Adına “demokrasi” denilen, ambalajı özgürlükle süslenen, fakat içinden barut, kan ve gözyaşı çıkan bir oyunun… Füze başlıklarına demokrasi yazıp şehirlerin üzerine yağdıran bir aklın oyunu bu. İnsan hakları nutukları atarken, aynı anda haritaları yeniden çizen, petrol kuyularını işaretleyen, limanları ve boğazları hesaplayan bir zihnin oyunu.
Bugün başta İsrail ve ABD olmak üzere Batılı güçlerin dünyaya “nizam verme” iddiası, gerçekte yeni bir şey değildir. Bu, modern çağın icadı değil; kökleri yüzyıllar öncesine uzanan bir emperyal refleksin devamıdır. Sadece yöntemler değişmiş, kelimeler yumuşamış, fakat niyet baki kalmıştır: Güçlü olanın hükmetmesi, zayıf olanın itaat etmesi.
Avrupa’nın Amerika Kıtası’na ayak basmasıyla başlayan süreç, insanlık tarihinin en kanlı sömürgecilik sayfalarını açtı. Özellikle İspanya ve ardından gelen diğer Avrupalı güçler, yeni keşfedilen toprakları “medeniyet götürme” bahanesiyle işgal etti. O topraklarda yaşayan yerli halklar ya katledildi ya da kültürel olarak yok edildi. Altın, gümüş ve yeraltı zenginlikleri gemilere yüklenip Avrupa’ya taşındı. Kıtalar arası köle ticareti başlatıldı, Afrika’dan koparılan milyonlarca insan zincirler içinde Amerika’ya götürüldü. İnsanlık onuru, ticaret kalemi haline getirildi.
Ardından sahneye Birleşik Krallık çıktı. Hindistan’dan Afrika’ya, Orta Doğu’dan Uzak Doğu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada “güneş batmayan imparatorluk” inşa edildi. Fakat o güneş, sömürgelerin üzerine kan kırmızısı doğuyordu. Yerel kültürler bastırıldı, yeraltı kaynakları talan edildi, halklar borçlandırıldı ve bağımlı hale getirildi. Aynı şekilde Fransa da Kuzey Afrika’da ve başka coğrafyalarda benzer yöntemlerle hâkimiyet kurdu. Hepsi aynı dili konuşuyordu: medeniyet, ilerleme, reform… Ama sonuç hep aynıydı: yağma, baskı, asimilasyon.
ABD kurulduktan sonra ise bu emperyal akıl daha sistematik, daha teknolojik ve daha küresel bir boyut kazandı. Önce kendi kıtasında yerli halkı tasfiye etti. Ardından Latin Amerika’yı “arka bahçe” ilan ederek darbelerle, işgallerle, ekonomik yaptırımlarla dizayn etti. Demokrasi adına seçilmiş yönetimler devrildi, yerine kendisine sadık askeri rejimler getirildi. Soğuk Savaş döneminde “özgür dünya” söylemiyle yürütülen operasyonlar, aslında çıkar haritasının yeniden çizilmesinden ibaretti.
Irak işgali bunun en açık örneklerinden biridir. “Kitle imha silahları” bahanesiyle başlatılan savaşın sonunda o silahların var olmadığı ortaya çıktı; fakat bir ülke yerle bir edildi. Milyonlarca insan yerinden oldu, yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. Demokrasi geldi mi? Hayır. Gelen şey, mezhep çatışması, istikrarsızlık ve kalıcı bir yıkım oldu. Afganistan’da yirmi yıl süren işgalin ardından geriye bırakılan tablo da farklı değildi. Demokrasi söylemi, askeri üslerin gölgesinde anlamını yitirdi.
İsrail’in Filistin topraklarında sürdürdüğü politikalar da aynı zihniyetin ürünüdür. Uluslararası hukuk, insan hakları, sivil yaşam gibi kavramlar, çıkar söz konusu olduğunda bir anda buharlaşmaktadır. Gazze’de yıkılan evler, bombalanan hastaneler, okullar ve yerinden edilen insanlar karşısında Batı dünyasının sergilediği çifte standart, “evrensel değerler” söyleminin ne kadar seçici olduğunu açıkça göstermektedir.
Bu tablo karşısında şu gerçeği görmek zorundayız: Batı’nın demokrasi anlayışı, kendi çıkarlarıyla uyumlu olduğu sürece geçerlidir. Eğer bir seçim sonucu onların planlarına hizmet etmiyorsa o demokrasi bir anda “sorunlu” hale gelir. Eğer bir yönetim onların ekonomik ve askeri çıkarlarına kapı aralıyorsa insan hakları ihlalleri görmezden gelinebilir. Bu, romantik bir eleştiri değil; tarihsel bir vakıadır.
Emperyalizm artık klasik işgal yöntemleriyle sınırlı değildir. Ekonomik bağımlılık, borçlandırma, uluslararası finans kurumları üzerinden kurulan baskılar, kültürel hegemonya ve medya manipülasyonu, modern sömürgeciliğin araçlarıdır. Füze atılmadan da bir ülke teslim alınabilir. Eğitim sisteminden hukuk düzenine, medya dilinden tüketim alışkanlıklarına kadar uzanan geniş bir etki alanı oluşturularak toplumların zihni dönüştürülür. İşte “demokrasi yüklü füzeler” tam da budur: Zihne atılan, bilince yönelen, kimliği aşındıran füzeler.
Ancak bu hikâyenin bir de acı tarafı vardır: Doğu toplumlarının bir kısmının hâlâ bu güçlerden medet umması.Kendi iradesini inşa etmek yerine, dışarıdan bir “kurtarıcı” bekleme alışkanlığı. Bu durum, halk arasında kullanılan sert ama yerinde bir benzetmeyi hatırlatıyor: “Düşmanına âşık aptal kız” rolü… Kendisine zarar veren, onu küçümseyen, sömüren bir güce hayranlık beslemek, ondan adalet ve merhamet beklemek nasıl bir çelişkidir?
Ortadoğu’da, Afrika’da, Asya’da defalarca aynı senaryo yaşandı. Önce bir kriz üretildi ya da var olan kriz derinleştirildi. Ardından “uluslararası toplum” devreye girdi. Yardım paketleri, askeri danışmanlar, demokrasi projeleri… Sonuçta ortaya çıkan şey çoğu zaman daha fazla bağımlılık oldu. Kendi kaynaklarını işleyemeyen, kendi savunmasını kuramayan, kendi siyasal iradesini özgürce oluşturamayan toplumlar ortaya çıktı.
Bu noktada asıl sorgulanması gereken şudur: Neden hâlâ aynı kapıya gidiliyor, neden tarih boyunca sömürülmüş toplumlar, yeniden aynı merkezlerden çözüm bekliyor? Bunun cevabı biraz da zihinsel bağımlılıkta yatıyor. Gücü kutsallaştıran, Batı’yı mutlak referans noktası haline getiren bir eğitim ve kültür politikası, özgüveni zedeliyor. Kendi değerlerine yabancılaşan toplumlar, başkasının onayını varlık şartı gibi görmeye başlıyor.
Oysa gerçek özgürlük, başkasının gölgesinde değil; kendi ayakları üzerinde durabilmekle mümkündür. Demokrasi ithal edilmez, inşa edilir. Adalet, füze başlıklarında taşınmaz; ahlaki bir bilinçle kurulur. İnsan hakları, işgal ordularının namlusundan çıkmaz. Toplumun ortak vicdanında kök salar.
Batı’nın bütün kazanımlarını yok saymak, bilimsel ve teknolojik ilerlemelerini inkâr etmek elbette doğru değildir. Ancak bu ilerlemelerin arkasındaki sömürge geçmişini ve hâlâ süren çıkar odaklı politikaları görmezden gelmek de safdillik olur. Eleştiri, düşmanlık değildir; hakikati arama çabasıdır.
Bugün dünya yeni bir kırılma döneminden geçiyor. Küresel güç dengeleri değişirken eski alışkanlıklar hâlâ sürdürülmek isteniyor. Fakat artık toplumlar daha bilinçli. Bilgi akışı daha hızlı. Çifte standartlar daha görünür. Demokrasi adına atılan her adımın arkasındaki çıkar hesabı daha kolay okunabiliyor.
Artık şu gerçeği kabullenmek zorundayız: Kurtuluş, dışarıdan gelen sistem paketlerinde değil; içeride kurulan ortak akıldadır. Füze başlıklarına yazılan kavramlar bizi özgürleştirmez. Bizi özgürleştirecek olan şey; kendi değerlerimizle barışık, kendi tarihini bilen, kendi kaynaklarını yöneten ve kararlarını istişare ile alan bir iradedir. Ortak akıl, ne bir lidere tapınmaktır ne de dış güçlere yaslanmaktır. Ortak akıl, farklı fikirlerin konuşabildiği, eleştirinin ihanet sayılmadığı, hesap verilebilirliğin esas olduğu bir siyasal olgunluktur. İstişare, gücü tek elde toplamak değil; sorumluluğu paylaşmaktır. Kendi meselelerimizi kendi meclislerimizde, kendi vicdanımızla ve kendi önceliklerimizle çözmediğimiz sürece, başkalarının bize biçtiği rollerden kurtulamayız. Demokrasi yüklü füzelerle gelen düzen değil; istişareye dayanan bilinçli toplumlar ayakta kalır. Aksi hâlde bir gün alkışladığımız güç, ertesi gün kapımıza dayanır. Tarih bunu defalarca gösterdi. Artık başkasının gölgesinde büyümeye çalışan zayıf bir bilinç değil; kendi aklıyla, kendi iradesiyle ve kendi istişaresiyle yol alan güçlü bir toplum olma vaktidir.

