Celal TAHİR

Tarih: 16.11.2020 14:53

Demokrasi Mühendisliği ve 6-7 Eylül Tertibi

Facebook Twitter Linked-in

Çağdaş devletler hukuku – şahıs hukuku gibi – toprak parçaları üzerinde devletlere mutlak tasarruf hakkı tanımamıştır. İngiltere, Türkiye’den aldığı bir toprağı Yunanistan’a devredemez.” Zorlu’nun başarı ile takibettiği bu siyaseti akamete uğratan hadise ise halen karanlıkta olan 6-7 Eylül hadisesidir.

MODERN DÜNYA’DA DEMOGRAFİ MÜHENDİSLİĞİ

Denilebilir ki dünyada 1850-1950 yılları arasındaki 100 yıl, demografi mühendisliği asrıdır. İnsanlar atalarının topraklarından kovulurlar, tehcir edilirler, iskân edilirler, katledilirler. Osmanlı’nın sonu ve Cumhuriyet döneminde, yaşananlar, bu çerçevededir. Bu yaşananları insanlık, bir yönüyle ulus-devlet inşa olunabilmesi için, yaşamak zorunda kalır.

Afrika, Amerika ve Avustralya kavimlerinin yaşadığı soykırıma, ırkçılık yol açar. Gerçi bizde ırkçılık Cumhuriyet sonrası bir dönem söylem düzeyinde kalmıştır. Ancak savaş şartlarında Rum ve Ermeniler tehcire tabi tutulmuş, bir nevi “soysürüm” yaşanmıştır

6-7 Eylül hadisesinin, bir antik imparatorluk olan Osmanlı imparatorluğunu red ve inkâr sürecinin aşamalarından biridir. Ve nihayetinde Osmanlı’nın, siyaseten tasfiyesi, yani saltanatın kaldırılması ile tarih sahnesinden çekildiğini düşünmenin, noksan bir idrak olur. Tasfiye, toplumsal hayatın mertebelerinde ve zihniyet dünyamızda halen devam etmektedir. Ve 6-7 Eylül olayları bu sürecin en önemli aşamalarından biridir. Çünkü Osmanlı’nın çok-dinli, çok- dilli, çok-milletli yapısı, ortadan kaldırılmaktadır. Esasen klasik antikitedeki kavrayış, devletin adaleti daim kılmakla kaim olduğudur. Bu Osmanlı’da da böyledir. Bundan sebeple Osmanlı, kamu otoritesini ve toplumsal barışı tehdit edenlerin haricindeki bütün unsurlarla bir arada bir imparatorluk medeniyeti inşa etmiştir, yaşatmıştır.

İşte bu unsurlardan biri Rumlar, evvela Cumhuriyet mübadelesi ile (özellikle Anadolu Rumları) Yunanistan’a gönderilmişler, sonrasında 6-7 Eylül faciası ile üzerlerine gidilmiş ve İstanbul Rumları yerlerinden edilmiş ve İstanbul Rumlarının son tasfiyesi İsmet İnönü’nün son başbakanlığında 1963 yılında yaşanmıştır

Bu süreç bizde İttihat-Terakki ile Ermeni tehciri ile başlayan süreçtir. Tehcir bu bahse konu olmadığından, burada 6-7 Eylül hadisesinin zihniyet arka-planını aynıyla ortaya koyan 1946 CHP raporuna işaret edeceğiz. “ Zaten, dönemin siyasal ve bürokratik kadrolarının azınlıklara bakışı hiç de olumlu değildi ve bu durum, azınlıklara yönelik politikaların içeriğini de belirliyordu. Örneğin, Varlık Vergisi’nin uygulandığı dönemde CHP’nin azınlıklardan sorumlu 9. Bürosu tarafından hazırlanan rapor, siyasi ve bürokratik kadroların konuya bakışım göstermesi açısından oldukça önemlidir. Raporda, “Türkçe konuşanlar ve kendini Türk hissedenler” Türk ulusu tanımlaması içine dâhil ediliyorlar. Azınlıklar ise, sözü geçen ölçütlere uymayan, “memleketin asli unsurunu teşkil eden milletle kaynaşmayan ve sadakat göstermeyen”, “çok vakit hareketleri hıyanet halinden çıkmayan” unsurlar olarak nitelenmektedir. Raporda şunlar ifade ediliyordu:

Ermeniler: “Anadolu’da yavaş yavaş çöreklenerek küçük cemaatler haline gelmektedir. Politik herhangi bir tesirle nüfuslarım arttırmaya çalışıyorlar. Ermeniler öncelikle Anadolu’dan temizlenerek İstanbul’a nakledilmelidir. Böylece nüfus artışları kontrol altına alınabilir. (…) Bu suretle hem çoğalmalarının önüne geçilmiş, hem de yarın bu mesele halledilirken, topluca hal imkânı hazırlanmış olur.” Rumlar: “Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümüne kadar İstanbul’u tek Rumsuz hale getirmek.” Yahudiler: “Evvela bunların dışarıdan gelme suretiyle memlekette çoğalmalarına müsaade etmemek, imkân bulundukça memleketten çıkmalarında her türlü kolaylığı göstermek suretiyle, mevcutlarım azaltmak ve iktisadi menfaat kaynaklarından bunları uzaklaştırmak için devlet teşebbüslerinde ve taahhütlerinde yer vermemek.” -1- Burada Ermeniler ile ilgili söylenenlere özellikle dikkat etmek gerekir. raporda Ermeniler ile ilgili yazılanları iyi okumak gerekmektedir. Rapor ismi ile müsemma gibidir. 9. büro tarafından hazırlanan bu raporun mantıki izahı oldukça zordur.

FATİN RÜŞTÜ ZORLU, KIBRIS SORUNU VE 6-7 EYLÜL

1955 Londra müzakerelerinde Türkiye heyeti başkanı olan Fatin Rüştü Zorlu konferansın açılış konuşmasında, Kıbrıs sorununu mantık oyunlarından çıkartır ve hukuk çerçevesi içine yerleştirir. Konferans Başkanı MacMillan, sözü Türk delegesine verdiği zaman Zorlu’nun okuduğu 28 sayfalı Türk tezinin özeti şu idi: “Lozan Antlaşması’nın 16. maddesi gereğince yeni Türk Devleti, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan topraklar üzerinde hiçbir hak iddiasında bulunmamayı kabul etmiştir. Ancak, yine Lozan Antlaşması’nın 30 ve 31. maddeleri -16. maddeden ayrı olarak – Kıbrıs adasına özel bir statü tanımıştır. Gerçekten de, 16. maddenin genel hükmüne karşılık, 30. madde ile Türkiye Kıbrıs adası üzerindeki egemenlik haklarım yalnız İngiltere’ye devrettiğini belirtmiştir. 31. madde ile de adada yaşayan halklara, antlaşmanın imzalanmasından başlayarak iki yıllık bir süre içinde Türk ya da İngiliz uyrukluğu arasında tercih hakkı tanınmıştır. Lozan Antlaşması nın tutanakları incelenince görülür ki, bu hükümler antlaşmaya rastgele değil, uzun müzakere ve tartışmalar sonucunda konulmuştur. Türkiye’nin Kıbrıs adasının geleceği üzerinde titizlikle durmasının nedenleri tarihi, coğrafi, etnik ve stratejik verilere dayanaktadır: Ada dört yüz yıla yakın bir süre Türklerin elinde bulunmuş, tarihin hiç bir devrinde Yunan idaresine geçmemiştir. Ada Anadolu kıyılarına kırk, Yunanistan ‘a ise bin mil uzaklıktadır. 1. Dünya Savaşına kadar ada halkının çoğunluğunu Türkler oluşturmuştur ve hala da tapulu toprakların % 60’t Türklere aittir. Güvenlik bakımından da Kıbrıs adasının önemi Türkiye için çok büyüktür. Bütün bu nedenlerle, Yunanistan’a karşı Kurutuluş Savaşı vermiş olan yeni Türk Devleti, Kıbrıs üzerindeki egemenlik hakkından ancak adanın İngiltere’ye devri şartıyla feragat etmiştir. Eğer İngiltere, Türkiye’den devraldığı egemenlik hakkından vazgeçmek niyetinde ise, Kıbrıs adası ‘Asıl sahibine geri döner’. Çünkü çağdaş devletler hukuku – şahıs hukuku gibi – toprak parçaları üzerinde devletlere mutlak tasarruf hakkı tanımamıştır. İngiltere, Türkiye’den aldığı bir toprağı Yunanistan’a devredemez.” -2- Zorlu’nun başarı ile takibettiği bu siyaseti akamete uğratan hadise ise halen karanlıkta olan 6-7 Eylül hadisesidir.

Darbe sonrası DP’lilerin yargılandığı davalardan biri de 6-7 Eylül’dür. Yassıada 6-7 Eylül davasındaki büyük skandal ise, Zorlu’nun, Londra’daki müzakere esnasında Menderes’e çektiği ama aslı bir türlü bulunup mahkemede okunamayan telgraftır. Coşkun Kırca telgrafı her nasılsa yanlış hatırlamıştır? Kırca, olayın bir tertip olduğunu, o tarihte önünden geçtiğini iddia ettiği bir telgrafa dayandırarak anlatır: “Tahminen 27-30 Ağustos 1955 tarihleri arasında Londra’dan Ankara’ya gönderilen bir telgrafın suretini okuduğumu hatırlıyorum… Bu şifre telgrafta ” Başbakana arzı” kaydı ile şunlar yazılı idi: ” İngilizler nezdinde tezimizin kabulü için ısrarlı faaliyetimiz devam etmektedir. Her ne kadar yaptığımız teşebbüsler kendilerini hayli şaşırtmış ise de, bu hususta yine de çalışılması kanaatindeyiz. Başbakanımızın bu ilgililere talimat vererek dâhilde bu hususu temin buyurmasını istirham ediyoruz ” -3- Burada –ilgililere talimat vererek dâhilde bu hususu temin buyurmasını – kısmını özellikle vurguladık. Sebebini izah için(Fatin Rüştü Zorlu’nun Adnan Menderes’e Londra konferansı esnasında çektiği) telgrafın aslından aynı bölüme bakalım. “Fakat ifadelerimizle haklarımızda musir davranacağımıza kendilerini teyakkuz ettirdiğimizi zannediyorsak da bu sahada çok çalışılması icap ettiğini, anlamaktayız. Tarafı devletlerinden bu husustaki ilgililere yerilecek emirlerin pek faideli olacağını, saygılarımla arz ederiz” 4- Dikkat edildiği takdirde asıl metin ile Coşkun Kırca’nın hafızasından –hatırladığı kadarıyla?- aktardığı metin arasındaki fark rahatlıkla görülecektir. İyi ihtimalle Kırca yanlış hatırlamakta, kötü ihtimalle maksatlı olarak metni çarpıtmaktadır. Özellikle vurguladığımız “ilgililere talimat vererek dâhilde bu hususu temin buyurmasını” ifadesi ile “bu husustaki ilgililere verilecek emirlerin pek faideli olacağını” ifadesi arasındaki fark açıktır. Ve burada anahtar kelime dâhilde kelimesidir. Buradan konferansa tazyik maksadı ile bir tertibin işaretinin, Zorlu tarafından Menderes’e verildiği anlamı çıkarılmaktadır.

Ancak Melih Esenbel ve Mahmut Dikerdem’in tanıklıkları bu tesbitleri doğrulamamaktadır. Dikerdem anılarında : “Zorlu, 8 Eylül’de dönüş yolunda şunu söylüyordu : ” Bütün çalışmalarımız, Londra’da elde ettiğimiz basan, bir gecede heba olup gitti” Esenbel : “Zorlu öneriyi Başbakan’a anlattı. Menderes’in karşılığı kısa oldu.: ” Fatin Bey, siz ne söylüyorsunuz? Millet ayaktadır, ben moratoryumu falan kabul edemem, İstanbul yanıyor. Oradaki işi bitirip artık ülkeye dönünüz. ” talimatını verdi” Esenbel’in anılarından anlaşılan, Zorlu’nun olayları Menderes ile telefon konuşmasında öğrendiğidir. Yine Dikerdem: “ 6 Eylül 1955 akşamı, Londra Büyükelçiliğimizde toplandığımızda Fatin Bey Ankara’yı telefonla arayıp… Menderes’ten talimat almak istedi. Saat Londra’da akşamın 6’sını, Türkiye’de de 8’i gösteriyordu. Başbakan İstanbul’da Haydarpaşa Garı’ndan konuşuyordu. Menderes’le konuşmaya başlayınca Zorlu’nun renginin atmakta olduğunu fark ettim. Menderes, Fatin Bey’in sözünü kesmiş, saldın olaylarını anlatmış, ” Londra’da artık ne arıyorsunuz? Hemen geri gelin” emrini vermişti ” Londra Konferansı’na katılan Atina Büyükelçisi Settar İlksel de: “Fatin, 6/7 Eylül hadiselerini Londra’da öğrendiği zaman, beyninden vurulmuşa dönmüştü” demektedir. -5-

Aleyhte tanıklık yapanlardan biriside sonradan 1974’te CHP-MSP Koalisyon hükümetinde Dışişleri Bakanı olan Turan Güneş’tir. Kırca ayrıca, o dönemde DP Kocaeli Milletvekili olan Turan Güneş’ten duyduğu bir olayı da aktarır. Bunun üzerine 25.10.1960 tarihli sabah celsesinde Güneş ifade verir ve bu duyumu anlatır:

“…Bir grup toplantısından sonra idi. Bir kaç milletvekili, Bu hadiseler bizim milli itibarımızı kınıyor’ dediler. O sırada yanımızdan geçen Zorlu ” izam ediyorsunuz. Hadiseler sırasında ben Londra’da idim. Bu hadiseler beni oldukça takviye etti ” dedi. Bu konuşma TBMM’nde postane yanında tuvaletin önünde oldu…” -6- Lakin hadisenin bilfiil içinde olan Melih Esenbel ve Mahmut Dikerdem’in tanıklığı bu tesbiti pek de doğrulamamaktadır. Londra Konferansı’nın sona erdirilmesine neden olan 6/7 Eylül olayları kaosu kimin işine yaradı? Dış politikada Türkiye’yi zor durumda bıraktı. Eğer bu olayların başlangıcı, Zorlu’nun isteğiyle, halkın tahrik edilip gösteri yapılmasıyla olmuşsa, bunun sonuç alamadığı Dikerdem anılarında da ortaya konmaktadır.

Birinci Bölümün Sonu…


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —