Coğrafyalar dilsiz ve duyarsız değildir; belli çağrı(şım)larla toplumları yönlendirir, çağırır ya da reddederler. Kimileriyle ünsiyet oluştururken kimilerini ise asla kabullenmezler. Çıplak coğrafyaların bu hali, toplumsal örüntülerle beslenerek kültürel havzalara dönüşür. Boş bir coğrafyanın nüfusu çekmesi gibi, boşalan coğrafyalar da bir vakum etkisi yaparak iskâna teşvik eder.
Sözgelimi Roma İmparatorluğunun çökmesi akabinde Avrupa’nın etkisizleştiği ama İslami etkinliğin yoğunlaştığı bir süreçte, daha önce Hıristiyanları çekmiş olan Avrupa yine de yeterli bir nitel yoğunluğu sağlayamadığı için her iki ucundan, İspanya ve Anadolu üzerinden Müslüman nüfusu da çeker. Kesafet ise salt nüfus açısından değildir. İslam dünyası ile Avrupa arasında ciddi bir bilim ve bilgelik farklılığı ortaya çıktığından, Avrupa asıl olarak coğrafyasını bu bilim ve bilgeliğe açarak davetkâr olur. Yahut da İslam dünyasının yarattığı basınç buralara doğru sirayet ederek nüfuzunu yayar. Nitekim her iki uçta da süreç içerisinde o günün dünyasının en gelişkin medeniyetleri ortaya çıkar ki Avrupa’daki gelişmeler buralarda kurulan mekteplere ve düşünürlere dayanır. Nitekim Müslüman güçlerin ilk kez yenilgiye uğratılarak durdurulduğu tarihin anılmasıyla ilgili düşüncesini dile getirmek isteyen Roger Garaudy, Anatole France’dan şöyle bir alıntı yapar: Fransa’nın vücut bulduğu Poitiers Savaşı (732), gerçekte İslam medeniyetinin Frenk barbarlığı karşısında gerilediği bir felaket ânıdır.
Barbarlıkla akillerin bu karşılaşması, Anadolu’da da yaşanır. Anadolu’nun boşalan nüfusunun bir vakum etkisi yaptığı süreçte Doğudan akil topluluklar çekilir ki bunların bir kısmı ahilerdir ve onların kurdukları loncalarla Anadolu’yu imar edecekleri bir süreç başlar. Onlarla birlikte özellikle tarikatlar ve medreseler yoluyla kültürel bir akım da gerçekleşir. Bir yandan Ahmet Yesevi’nin izleğinden doğru Anadolu’yu şenlendirmeye çalışan Saltuk Emre, Barak Baba, Hacı Bektaş Veli gibi sufiler öte yandan ise Mutezili akım yoluyla bilim ve düşünceyi Anadolu’ya taşıyan Danişmendoğulları. Balkanlara da geçen bu çekim ve yöneliş, orada hâlâ süregelen izler ve etkiler oluşturur. Sürecin askeri eşlikçileri ise Selçukluların fütuhatçılığıdır; akabinde ise Moğol barbarlığı sökün eder.
Akilliğin ve fütuhatın bu ikili etkisi, yerel kültürler ve halklarla yeni sentezler yaratarak, çöküntüye uğrayan coğrafyaları ihya eder. Dolayısıyla da bunlar hem bir çekime hem de yönelime dayanan çift yönlü süreçlerdir. Ne var ki bu akımı sindiren Avrupa, daha sonra kendileri de yozlaşan ve etkinliğini yitiren bu akımın ardıllarını coğrafyasından uzaklaştırarak birleşik bir Avrupa uygarlığı ve kimliği meydana getirir.
Kısacası coğrafyalar edilgin, her türlü yerleşmeye açık mekânlar olmaktan ziyade etkin bir iletişimin ve edimselliğin mecraıdırlar ve bu yönleri orada yerleşmeye çalışan sakinlerince özenle dikkate alınmalıdır. Nitekim gerek Endülüs uygarlığının gerekse Osmanlıların başlangıçtaki ivmeleri bilinçli yenileşmelerle sürdürülemeyince, coğrafyalarda kendilerini başka güçlere, bilim ve bilgeliğin yeni temsilcilerine açacaktır. İslamlığın yarattığı itkiyle ivmelenen Avrupa, buradan devşirdiği yetkinlikle kendisine özgü bir bilim ve bilgeliğe yönelecek ve oluşturduğu bu yeni ivmeyle giderek öte coğrafyalar üzerinde de etkinleşeceği bir basınç yaratacaktır.
Bu tür bir nitelikten yoksunlaşan Osmanlı ise Avrupa’dan çekilerek çevreden taşıdığı güçlerle, boşalmış Anadolu’yu tahkime yönelecek ve burada tutunmaya çalışacaktır. Avrupa’nın basıncı ile Osmanlı ardıllarının Anadolu’daki tutunma çabalarını yeni bir izlekte buluşturan Kemalistler ise ürettikleri bu yeni tutumu kendi Doğusuna da taşımak isteyen bir yönelimle, bölgede ters bir basınca yol açacaktır. Ne var ki bu yeni sentez, genetiğindeki etkiler kadar, çekimi altına girdiği Batı uygarlığını, özellikle de kültürel etkisini taşıdığı Fransız ulusçuluğundan devşirdiği ulusalcı akımı, adeta misyonerce bir tutumla, uğradıkları sömürgeciliğin etkilerinden çıkmaya çalışan Doğudaki coğrafyalara da benimsetmeye çalışacaktır. Sömürgeciliğin etkilerini yine sömürgecilik mahreçli bir tutumla alt etmeye çalışan bu açmaz, kendi özgünlüğünü üretemediği sürece ortaya çıkan bu kültürel boşlukta kurtuluşa dair özgünlükten uzak bir çözüm işlevi görerek, neredeyse yüz yıldır süregelen bir çare olarak sürüme girecektir.
Öyle ki süreç içerisinde Avrupa, ulusalcı barikatları aşıp daha geniş bir kültürel bileşimi, Avrupa Birliğini oluşturmaya yöneldiğinde bile özellikle de postkolonyal madunluğun etkisi altından çıkamayan Doğu, parçalanmış ulusalcı adacıklarından çıkamayan bir çaresizlikle taklide yeltendiği Batının egemenliğine doğru sürüklenerek, bu edilgin durumunu aşabilecek çareleri üretemeyecektir.
Yenilerde ise İran Devrimi kadar Milli Görüş akımının siyasallaştırdığı kültürel ivmeler, Batıcı etkinin taşıyıcısı olan Kemalist stratejinin yarattığı çıkmaz kadar maruz kaldığı parçalanmışlığın da aşılmasını isteyen coğrafya tarafından çağrılan yeni güçlerdi. Ne var ki süreç içerisinde İran Devriminin ardılları kadar Ak Parti de bu çağrıyı farklı yordamlar üzerinden üstlendiler. Bir taraftan bölgesel boşluğu iskâna çalışan bu üstlenme, öte yandan ise çatallanarak Batılı (Ak Parti Sünniliği) ve Doğulu (Şiileşen Devrim) eğilimlerin çekimiyle, bu bölgesel çağrıyı farklı baskıların yordamlarına uyarlayan yeni bir parçalanmışlığa ve muarız dinamiklere yol açtılar ve de uyruklaştırıldılar.
Gerçekte ise her iki muarız tutum da bir yandan Kemalizm’i bölgede aşılması gereken Batıcı ve ulusalcı bir etki olarak görürken, öte yandan ise onun gücünden ve büyüsünden yararlandıkları bir ideolojik etkiye de boyun eğdiler. Avrupa’nın çok dilli, çok kültürlü, ulusal sınırların ve düşmanlıkların aşıldığı çabası ve yönelimi yerine, ulusalcılıklarda ve mezhepçiliklerde direten, kültürel ve ideolojik genetiklerin baskılarını aşamayan bir coğrafi algıya boyun eğerek, coğrafyanın kurtarıcı çağrısını cevaplamak isterken yine coğrafyanın genetik baskısına yenik düştükleri kritik bir eşikte tıkandılar.
Bu kritik etkinleşme çabasının karşılaştığı ve çatıştığı alan ise Batının (ABD) ve Doğunun (Rusya) himayesindeki bir bölgesel eşlikçiliğin ikincilleştirdiği pozisyonu benimseyen Suriye’deki karşı(t)laşmaydı. Yani bu kadim coğrafyanın merkezindeki kördüğümün çözüm noktasında. Oysa her sorunun olduğu gibi bunun çözümünün de farklı yolları vardı. İskender’in Doğuyu zora dayanan bir yolla ele geçirme stratejisine karşı Muhammed (as)’in Mekke’yi barışçıl yolla fetih stratejisi gibi. İran ve Türkiye, Suriye’deki karşılaşmalarında küresel güçleri bölgeye davet edip kendilerinin ikincilleştirildikleri bir tutum yerine, bu yola hiç başvurmaksızın, görece kendi egemenliklerini değil de barışı esas alan bir uzlaşıyı da yeğleyebilirlerdi. Ama bilgece ve barışa dayanan bir uzlaşıyı esas almak yerine, küresel güçlerin inisiyatifi altına girmeye boyun eğdiler. Ve dolayısıyla da bölgede yeni bir çağı başlatmak yerine mevcut küresel güçlere dayanma alışkanlıklarının kolaycılığına yenik düştüler. Yaratıcı bir çığır açıcılıkla değil, tâbileştirildikleri bir kolaycılıkla davranarak tarihsel hikâyelerini sürdürdüler. Barışın zorluklarını göze almaktansa düşmanlığın kolay gelen kıyıcılığını yeğlediler. Oysa her zorlukla beraber bir kolaylık olduğunu da bilmekteydiler. Bilmenin bilince dönüşmediği yerde ise bilgi sadece bir yüktür cahillerin omuzlarında.
Aklın ve coğrafyanın çağrılarına kulak asmayan bir nobranlığın toplumları sürüklediği noktada, küresel ve bölgesel güçlerin karşılaştıkları çatışmanın düğümü ise görünürde neredeyse çocukça bir mizansenle çözüldü. Bir kan okunun Halep yolunu gösterdiği uğrakta, İtalyan ozan Eugenio Montale’nin deyimiyle sözleri Tanrı’ya yükselten ne şiir ne de akıldı. Silahların seremonik gösterisi, aslında arka plandaki uzlaşının çaresizliğine işaret ediyordu. Adeta bir satranç tahtasına dönüşen coğrafyada bir tarafın payına Ukrayna düşmüştü öbürününkine ise Suriye. Ama kazananlar sadece yeni barbarlar (küresel egemenler)’dı, yerliler (uyruklaştırılmış tâbiler) değil. Coğrafyanın yerlilerinin akilane bir çözüm üretemediği bu bölgesel anaforun yarattığı bunalım, süreci küresel çalkantıların salınımına bırakmıştı sadece, sahici bir barışa değil. Coğrafya, o coğrafyayı işgal edenlerce akilane bir yordamın mekânı haline getirilemedikçe, edilginlik anlamıyla bir kader olur; aksi de bir kaderdir belki ama baskılanılan bir eğilimin mecburiyeti olarak değil, coğrafyayı barışçıl ve özgür bir stratejinin mekânı kılan etkin bir tutum olarak.
Nitekim bunun en trajik ve ibretamiz belirtilerinden birisi de Türkiye’nin, kendisine yeni bir yol haritası çizmek isteyen Suriye’yi, mevcut dayatılmış genetiği ve ulusalcı saplantıları aşarak daha çoğulcu(ve çağdaş) bir yola yöneltmektense, kendi ulusalcı (Kemalist) saplantılarının baskısıyla, özellikle de azınlıktaki Kürtleri eşit bir statüye kavuşturmamak için, Arap Cumhuriyeti gibi ulusalcı bir üniterliğe zorlamasıydı. Oysaki bu tarihsel fırsatla coğrafyanın hırpalanmış genetiği onarılarak farklılıkların eşit halklar olarak bir arada yaşayabileceği, sözgelimi Avrupa, ABD veya benzeri diğer örnekler gibi yenilenmiş ve coğrafyayı da yenileyebilecek, yüz yıldır süregelen çatışmalarından ve çıkmazlarından kurtarabilecek bir stratejiye yönelinebilinirdi. Zira toplumların önüne bu gibi kritik fırsatlar kolay kolay çıkmaz ve bölgemizin de kronik çatışmalarını aşabileceği bir uzlaşıya şiddetle ihtiyacı var.
Bu gibi durumlarda Batılı örnekleri sıralamaktan hoşlanmıyor olsam da maalesef önümüzde başka olumlu örneklikler yok. Oysa birazcık sabrı ve feraseti olanlar bölgenin kadim mirasından sözgelimi Medine Sözleşmesinden yararlanarak yeni ve çığır açıcı yollar üretebilirdi ama maalesef bir kez daha korkakların tutumu yeğlendi; dolayısıyla da düşmanlık ve şiddet duyguları dostluğa ve barışa galebe çaldı. Öyle ki buna dair bölgeden olumlu bir cevap alınamadığı için ABD, Rusya veya İsrail gibi yaban(ıl) güçlerin müdahaleleriyle bu çağrı cevaplanmak istense de buna da coğrafyanın genetiği rıza gösterememekte.
Türkiye’nin Kemalist yöneliminden devraldığı bu garip korkularından sıyrılamayışı, Kürt fobisinin akilane ihtimalleri dikkate almadığı bir körleşmeye yol açmakta ve sürekli kendi yolunun önünü de tıkamaktadır. Oysa Arap Baharından beri coğrafya aslında bu dili konuşuyor. Farklılıkların uzlaştırıldığı, federal veya üniter ama her halükârda çoğulcu bir zaruret, bölgedeki kısır çatışmaları aşacak ve bölge halklarını barışa kavuşturacak bu çağrıyla dilleniyor. Coğrafyanın yeniden örgütlenmesi zarureti, kadim birikimler kadar çağdaş deneyimleri de gözeten bir bilgeliği arıyor. Bir tahakküm ya da zorbalıktan değil de bir hakkaniyetten yola çıkan bir barışı çağırıyor.
Çok uzaktakiler bu seslenişi duydukları ve yerli yersiz bölgeye çıkageldikleri halde, bölgenin ileri gelenleri bunu duymazlıktan geliyor veya bigâne kalıyor. Ve bu akut sorun akilane çözümler yerine barbarlığın diliyle çözümlenmeye çalışılıyor ama bu da her seferinde açılan yeni yaralarla sorunu daha da derinleştiriyor. Kolayın zorlaştırıldığı ve zorun ezberlerinin alışkanlıklarından çıkılamayan bir barbarlık adeta bölgenin asli yazgısı ve çıkmazı haline geliyor. Bölgenin imkânları bilime ve bilgeliğe değil, savaşa ve silahlara hasrediliyor ve bunun parsalarını ise küresel güçler ve silah tüccarları topluyor. Aklın yerine alışkanlıkların egemen olduğu bir vasatta güdülerinin izleğinden çıkamayan korkular, tüm halkları da bu korkulara esir kılıyor; köleleştiriyor ve madunlaştırıyor. Oysa bölge halklarının buna değil, özgürleşmeye ve hakkaniyete ihtiyacı bulunmakta ama tıkanmış kulaklar bu gerçekliği bir türlü duyamıyor. Kendi halklarını barıştırmaya ve özgürleştirmeye gönül indiremeyen bir kibir, küresel zorbalıkların kapısında dilencileşmeyi ve köpekleşmeyi bir marifet belliyor.
Coğrafya dilsiz değildir ve o her daim konuşur. Önemli olan hiçbir kibre kapılmaksızın duyargalarını bu fısıltılara açmaktır. Yıllardır ıstırabı dinmeyen bu coğrafya konuşsa da kulaklarını ancak zorbalıkların çığlıklarına açanların bu fısıltıları duymaya ve dinlemeye niyetleri yok. Oysaki bu seslenişler, bu fısıltılar çok uzaklardan bile duyuluyor. İsrail gibi yabanıl, ABD gibi yabancı usturuplara açık olmayan bir medeniliğin arayışı, kulaklarını dostane ve hakkaniyetli bir umuda açıyor. Parçalanmışlıkları toparlayacak içtenlikli ve bilgece bir seslenişe. Efendilik yapmayan bir güce. Irkçılık yapmayacak bir dile. Coğrafyayı toparlayacak ama klişeleri dayatmayacak bir bilgeliğe. Silahların ve şiddetin yarattığı bir korkuya değil de adaletin ve barışın sağladığı bir huzura.

