Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Engin GÜLTEKİN


ÇİÇEĞİ YORMA BOŞUNA

Engin Gültekin'in "yeni" yazısı...


Zaman, yalnızca insanın dışından geçmez asıl yıkımını içeriden yapar. 

Takvimler eskir sanırız, ama eskiyen biziz, takvimler değil..

Her gün, varlığımızdan küçük bir parça alıp götürür; fark ettirmeden, sessiz, sedasız ve gürültü yapmadan… İşte bu yüzden yaşlanmak, bir bedensel süreçten çok ontolojik bir uyanıştır. 

“Allah sizi önce zayıf bir hâlde yarattı; sonra bu zayıflığın ardından güç verdi; sonra gücün ardından tekrar zayıflık ve ihtiyarlık verdi. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, her şeye gücü yetendir.”

(Rûm Sûresi, 30/54)

Bu ayet, insanın varoluş döngüsünü tek cümlede özetler: İnsan, aslında faniliğini ilk kez derinden hissettiğinde yaşlanır.

Yaşlanırsın…

Ama bu, saçların beyazlamasıyla başlamaz.

İlk yaşlanma, incindiğini fark ettiğin gündür. Binanaleyh incinme ve incitme. 

Bir söz yer eder içinde çıkarmak istersin çıkaramazsın. Bir bakış, olması gerekenden uzun sürer. Kısmak istersin kısamazsın üzerinden... Bir suskunluk, hak ettiğinden ağır gelir. Konuşmak istersin konuşamazsın üzerine düşen ağır bir kabus gibi...

Ve sen, ilk kez şu gerçeği anlarsın: İnsan en çok, kendini değersiz hissettirildiği yerde yorulur. Muhatabın artık altına değerini tam verecek sarraf değildir. 

Yeri gelir pazar pazar dolaşırsın, değer alıp, değer satmak için...

İşte o an başlar savunma mekanizmaları.

Kimi susar, çünkü konuşursa daha çok taşlanacağını bilir.

Rivayete göre:

Hallac-ı Mansûr'a herkesin taş atması istenildiğinde bir dostu, eline taş almaz, onun yerine bir gül atar. Hallac incinmesin diye...

Hallâc’ın o anda söylediği ifade (yine menkıbevî olarak aktarılır) çok çarpıcıdır:

“Onların taşları canımı yakmadı; ama dosttan gelen gül kalbimi yaktı.”

Kimi sertleşir, merhameti zayıflık sanan bir dünyada ayakta kalabilmek için.

“Mûsâ kavmi için su istemişti; ‘Asanla taşa vur’ demiştik. Ondan on iki pınar fışkırdı.”

(Bakara, 2/60)

Kimi gülümser; içi yanarken, dışı sakin kalmayı öğrenir.

Ömer Muhtar yakalandığında gülümsemesi bir zafer sevinci değildi belki, ama bu mağlubiyeti reddeden bir vakardı.

Her kaçış, kaçış değildir. Bazen kaçış ruhun kendini koruma biçimidir.

İnsan "taşlandıkça haşlanır" der bir türküde.

Ne kadar doğru…

İnsan, acıyla pişer.Yunus Emre’nin “Hamdım, piştim, yandım.” dediği gibi...

Ama bu pişme, öfkeyle değil; sabırla gerçekleştiğinde anlamlıdır. 

Her taş, kişiliğin yüzeyinden bir kabuğu kırar. En sonunda geriye çıplak bir hakikat kalır: Gücün, başkalarını incitmekte değil; incitmeyi alışkanlık edenlerin kabuğunu kırmakta kullan.

Bu yüzden çiçeği yormamak gerekir. Çiçek, güzelliğiyle faniliği aynı anda hatırlatan; dokunulduğunda değil, korunduğunda anlam kazanan kırılgan bir emanettir. Bu emanete sahip çıkalım. Çiçek, gençliğin aceleciliğidir.

Her şeyi hemen bilmek, hemen değiştirmek, hemen yargılamak ister.

Oysa çiçek bilmez ki; zaman, hızla değil derinlikle geçer. Derinlik, derinliklere indikçe anlaşılır.

Bugün hoyratça kopardığın dal, yarın tutunacak bir omuz arar.

İnsan zamanla öğrenir:

Her doğrunun, her yerde söylenmeyeceğini, her sözün, her kulağa emanet edilmeyeceğini.

Cahilin ağır sözü, cehaletinden değil; ruhsal yoksulluğundan gelir. Ve bazı sözler geçmez… İçeride kalır, yıllarca dolaşır. Dolaşırda dolaşır... Dışarı atamazsın, içinde kalmasına ruhsat vermezsin...İşte insanın gerçek yaşlılığı, o sözleri taşıyabilme gücünde saklıdır.

“Geçer ömür” deme.

Bu, hafif bir tesellidir.

Ömür geçmez; ömür insanı değiştirir ve dönüştürür.

Toplumu sosyolojik okumaya tabi tutarsanız bu değişim ve dönüşümün somutlaştığını görürsünüz.

Geçip giden zaman değil, insanın kendisidir. insanın eski hâlidir.

"Sular hep aktı geçti. Kurudu vakti geçti.

Nice han nice sultan

Tahtı bıraktı geçti.

Dünya bir penceredir.

Her gelen baktı geçti."

Bakıp geçeceğiniz bir hayat için çiçekleri incitmeyin.

Ve her dönüşüm, sessiz bir direniştir.

Bu yazı bir isyan değil.

Bağırmıyorum...

Hesap sormuyorum...

Ama boyun da eğmiyorum.

Sessizce diyorum ki:

Ben incindim, evet.

Ama çirkinleşmedim.

Taşlandım, evet.

Ama taş olmadım.

Yaşlandım, evet.

Ama ruhumu çiğnetmedim.

Çiçeği yorma boşuna.

Çünkü herkes, er ya da geç, zamanın elinde aynı dersin öğrencisi olur.

Ve bazıları bu dersten bilgelikle, bazıları yalnızca bazıları yorgunlukla çıkar.

 

Selam ve dua ile...

 

Engin GÜLTEKİN

Eğitimci-Yazar-Sosyolog

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR