"Bize bir nazar oldu.
Cumamız Pazar oldu.
Ne olduysa hep bize azar, azar oldu."
Ne oldu bize? Neden bu kadar gamsız, bu kadar duyarsız ve bu kadar utanmaz olundu? Bir zamanlar komşunun kapısı çalındığında içimizi bir merak sarardı. Şimdi komşusu ölse günlerce haberi olmayacak aynı binada oturan komşuluklar yaşanıyor.
Resulullah şöyle buyurur:
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, komşusuna iyilik etsin.”
(Buhârî, Edeb 31; Müslim, Îmân 74)
Bir insanın yüzü solsa, gözlerindeki bakıştan derdi, sıkıntısı anlaşılırdı. Selam sadece bir kelime değil, bir hal hatır sorma, bir emanet taşıyıcısıydı. Güvendi, muhabbetti, benden sana ancak destek ve yardım gelirin teminatıydı. Ama şimdi kimse kimseye selam vermiyor. Bir çayın, bir sofranın, bir muhabbetin ağırlığı ve bereketi vardı. İnsanlar birbirlerinin destekçisi olurdu; birbirlerine yük olsalar bile kimse bu yükten kaçmazdı.
Bugün ise birey kalabalıklar içinde yapayalnız. Omzu düşenin, kalbi kırılanın, derdi dağ gibi büyüyenin farkına bile varmıyoruz. Farkına varılsa bile kimsenin umrunda değil... Çünkü herkes kendi derdine, herkes kendi acısına kapanmış durumda. Herkes kendi dünyasının gürültüsüne mahkûm olmuş.
Kimsenin başkasının dünyasından haberi yok. Gönüller arası köprüler yıkıldı; yerini yüksek duvarlar aldı. Gönül köprüleri arasındaki bu duvarları yıkmak için çok çalışmak ve büyük fedakarlıklar gereklidir.
Hayatta hiç bir şey tesadüf olmadığı gibi toplumsal bu değişim ve dönüşümler de tesadüf değildir.
Modern çağ, insanı “iletişim kuran bir varlık” olmaktan çıkarıp “kendi kendine yeten bir birey”e dönüştürdü. Yani toplumsal bir varlık olan insan, bireysel bir varlık konumuna getirirdi. Diğer insanlarla kendini tamamlaması gereken insanın, kendi kendine yeteceğine inandırıldı. Oysa insan kendi kendine yeten bir varlık değildir.
“Gerçek şu ki insan, kendini yeterli gördüğü için azgınlaşır.”
(Alak Suresi, 96/6-7)
Paylaşmak zayıflık, dertlenmek yük, ilgilenmek zaman kaybı olarak anlaşıldı. İnsanın kalbiyle değil, faydasıyla değer gördüğü bir anlayış hâkim oldu. Maneviyat yerini seküler anlayışlara bıraktı.
Böyle bir dünyada merhamet lüks, empati gereksiz, fedakârlık ise aptallık gibi sunuldu.
Oysa insanı insan yapan şey, başkasının derdini ve acısını hissedebilme yeteneğidir.
"Acı duyabiliyorsan canlısın. Başkasının acısını duyabiliyorsan insansın." der. Tolstoy
Toplum; aynı mekânı paylaşan bedenlerin değil, aynı acıya duyarlı gönüllerin bir arada yaşadığı, bireylerin toplamıdır. Bugün yaşadığımız şey bir iletişimsizlik değil, gönül yıkılışı ve gönül bağının kopuşudur. Bu çağa iletişimsizlik çağı değil, gönülsüzlük çağı diyebiliriz.
Bir tebessümün sadaka olduğunu unuttuğumuz için hayat bize bu kadar ağır geliyor.
“Kardeşine tebessüm etmen senin için sadakadır.”
(Tirmizî, Birr 36; hadis sahih kabul edilmiştir.)
Bir “Nasılsın?”ın şifa olduğunu, bir “Yanındayım.” sözünün yük hafiflettiğini hatırlamıyoruz. İlişkiler hızlandı ama derinlik kayboldu. Mesajlar çoğaldı ama muhabbet azaldı. Herkes konuşuyor fakat kimse dinlemiyor.
Mevlânâ’nın dediği gibi: “İnsan gönül vermedikçe, gönül veremez.” Ne kadar da doğru… Gönlünü kapatan, kimseyi göremez; kimse de onu göremez. Görmez ve görünmez adamların yaşadığı bir toplumda yaşıyoruz. Görmüyoruz ve görünmüyoruz.
Bugün en çok birbirimize kapattığımız şey kapılar değil, gönüllerdir. Gönlünü birbirine açanlar, gönülden muhabbet ve kardeşlik bağı oluşturan toplumlar, bir selamda bin bereket yaşar ve yaşatırlar.
Ama bugün yasadığımız toplumda bu bereketi malesef yaşayamıyoruz. Müspet yönde yaşamamız gereken toplumsal zenginlik, menfi yönde ilerliyor.
Toplumsal değişim ve dönüşümün menfi yönde ilerlemesinin en temel sebebi, insanın anlam dünyasını kaybetmesidir.
Din, ahlak, merhamet ve sorumluluk gibi değerler hayattan çekildikçe; yerlerini çıkar, hız ve haz aldı. Bundan dolayı bu çağa haz ve hız çağı denilmektedir. Böyle bir zeminde insan insanın yükü değil, rakibi hâline geldi.İnsanlar birbirlerine tahammül edemiyorlar. Tahammül mülkü yıkıldı. Ortada toplumsal bir enkaz var.
Komşuluk yerini mesafeye, dostluk yerini çıkar ilişkisine bıraktı. Bundan dolayı dost kavramını kullanmak, birine dostum demek iddialı bir sözdür artık...
Oysa Dünya doğasında hep böyle değildi, bir yere kadar güzeldi. Her şey kaldığı yerden tekrar güzelleşebilir. İyi insanlar iyi atlara binip gitti. Ancak bu iyi insanların yerine tekrardan iyi insanlar gelebilir.
Bir selamla, bir aramayla, bir gönül almayla yeniden başlanabilinir. Çünkü kaybettiğimiz şey insanlar değil; insanlığın kendisidir. Ve insanlık, yeniden hatırlanmayı bekleyen bir emanettir.
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular; onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”
(Ahzâb Suresi, 33/72)
Bu emaneti yüklenecek dava erlerine, gönül sultanlarına, muhabbet fedailerine ihtiyaç vardır.
Eğer bu toplumu yeniden ayağa kaldırmak istiyorsak; önce yüreklere dokunmalıyız.
Aramızda duvarları değil köprüleri, suskunluğu değil hakkı söylemeyi, Gönül yıkmayı değil muhabbeti, bölünme ve parçalanmayı değil kardeşliği ve vahdeti ikame etmeliyiz.
Çünkü medeniyet dediğimiz şey; binalarla değil, gönüllerle inşa edilir.
Selam ve dua ile...
Engin GÜLTEKİN
Eğitimci-Yazar-Sosyolog

