Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Sait ALİOĞLU


BİR YILBAŞI SABAHI İSTANBUL'A VARIŞ

Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


Seksenli yılların son çeyreğinde, bir grup arkadaşla kendi kıt imkânlarımızla çıkardığımız bir derginin tanıtımını yapmak istiyorduk. Bu vesileyle bulunduğumuz şehirden, batıya yolculuk yapmaya karar vermiştik. Arkadaşlarım, bu iş için beni görevlendirmişlerdi. 

İşte, tanıtım yolculuğuna çıkabilmek için, bir iki hazırlık yapmam gerekirdi, en başta o günlerde hayatta olan rahmetli annenim onayını almak, hayır duasına nail olmak gerekirdi!

Annem, izin vermişti vermesine, ama ya ‘siyasi’ düşüncelerimden dolayı başıma bir iş gelseydi, buna nasıl dayanabilirdi, bunun sancısını çekmişti annem. 

Nasıl çekmesin ki, Bin Dokuz Yüz Otuz doğumlu olan annem, daha beş yaşında iken şapka inkîlabı yüzünden görevli bulunduğu camide darbedilen babasını, evin kapısında yüzü kan içinde görmüş ve onun yüzünden migrene yakalanmış.

Bu hastalık onun tüm hayatında devam edip sürmüştü.

Bir de buna, aynı aileden, kabileden olan akrabaları bir nevi yabancılaştıran soyadı kanunu da, ona bir şekilde sirayet etmişti.

Neyse, bir iki hazırlıktan sonra, annemi razı ederek, elini öpüp hayır duasına alarak “ver elini terminal” demiştim! Kafamdaki ilk, belki de tek durağım, ineceğim yer Konya idi. Bu şehre karşı tarihsel bir ilgim vardı, ama orada öğrenci olan, ya da çalışan bir iki kişi dışında hiç kimseyi tanımıyordum. Son anda, oraya gitmekten vazgeçmiştim. Daha, yıllar sonra karlı bir kış günü (yılbaşı sonrası) oraya yerleşen bir akrabamı ziyaret maksadıyla gitmek nasip olmuştu.

Esas hedefimde ise İstanbul ve oranın kalbi olarak saydığın Fatih vardı!

Zira şartlar bir şekilde olgunlaşırsa, İstanbul’a yerleşip, hayatımı orada sürdürmek istiyordum.

(Dersaadet’e bizden önce babamın amcaları subay olarak orada yaşamışlar, dedem de ticaret maksadıyla birçok kez oraya gidip gelmiş. Bana ve babama ise İstanbul’a gitmek nasip olmamıştı: En azından onun benden yılllar önceki bir isteğine binaen (Eğer gidebilirsem tabii ki!) babam adına, onun gıyabında Fatih’e uğramak, onun isteğiyle, ona dua da etmem şartıyla Fatih ve İskenderpaşa Camii’nde vs. en az bir rekat namaz kılmam teklifinde bulunulmuştu. Ben de, bu vesileyle onun bu isteğini de yerine getirmek istedim!)

 

Bir sabahın alaca karanlığında Fatih Camii…

Yukarıda bir yerde “Esas hedefimde ise İstanbul ve oranın kalbi olarak saydığın Fatih vardı!” diye bir cümle kurmuştum.

Bu aslî hedefimden önce, Bursa’ya vasıl olmayı düşündüm. Nasıl olsa yakın bir zamanda Bursa’ya bir Fetih kutlaması vesilesiyle Milli Görüşçü arkadaşların davetiyle gitmiştim.

Bulduğum ilk otobüsle rotamı Bursa’ya doğru çevirmiştim. O dönemin şartlarında yaklaşık yirmi saatlik bir yolculuktan sonra Bursa’ya vasıl olmuştum. Yol üzerinde sanırım Afyon, Eskişehir, Bilecek vb. şehirlerden de teğet geçmişliğim olmuştu!

O yılın son günü Bursa’da idim. Hedefim, o dönem Uludağ İktisat’ta okuyan bir arkadaşıma misafir olmaktı. Verdiği adresi zar zor bulup kapısına dayandım. Ama evde kimsecikler yoktu. “Sonra gelir/ler belki!” diye düşündüm bir ara. Daha sonra, komşuları olan yaşlı bir teyze, çocukların Görükle’de ki kampüse yerleştiklerini söyledi. Akşamın dar vaktinde, otogarından başka bir yerini tanımadığım Bursa’da yalnız kaldığım zehabına kapılıp alternatifler aramaya koyuldum. “Ne yapsam, ne etsem?” diye…

Hemen bir iki saat mesafede bulunan şehr-i azim İstanbul’a doğru yola revan olmaya karar verdim. O vakit, geçici mekânın olarak vasıflandırdığım Bursa otogarında, aldığım bir biletle İstanbul’a gitmek için davrandım. Ne de olsa İstanbul her derde deva idi! 

Biz kuzeye doğru ilerlerken, Uludağ ve çevresi dahil yoğun kar altındaydı. İstanbul'a da Bursa kadar olmasa da, hatırı sayılır bir kar yağmıştı.

Üç dört saatlik bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşmıştım! Yolculuk esnasında Bursa’dan İstanbul’a yılbaşı tatili için dönen kızlı-erkekli çocuklar, yolcuların büyük bölümünü oluşturuyorlardı. Hepsi genç, hareketli, yavaştan eğlenceye sarmışlardı. Bir kısmı da kendi aralarında sağ-sol muhabbeti yapıyorlardı. Anlaşılan, yoz kültüre daha yakalanmışlardı. Onlardan birisiyle tanışıp sol, İslam, İslamcılık –şimdiki kadarıyla yoğunluklu olmasa bile- tartışmamız da olmuştu! O sürekli, solu alabildiğine savunuyor, muhalifine kendince bindirmeye çalışıyordu. Benim de ondan geride kalır bir yanım yoktu, zira ben de yetmişli yılların ortalarından, seksenlerin ortalarına kadar sol düşünce içerisinde bulunmuş, sol literatüre sahip olmuş, 12 Eylül’ün hemen öncesinde, yaklaşık on kişilik çoğu orta ve lise öğrencisi olan gençlere sol, sosyalizm dersi vermiş, teorik olarak olsa bile, şehir ve kır gerillalığı farkını anlatmış, onlara o dönem meşhur bir kitap olan “İşçiler Neden ve Nasıl Sömürülür”(Faruk Pekin) ve Lenin’in kaleminden çıkan kitapçıkları hem okumuş, hem onlara talim ettirmiş, yani okutmuştum!  

En azından zahiren bile olsa, o gecenin cazibesine kapılmadan, siyasi mücadelemizi vermiştik, karşılıklı olarak! Yolcuların büyük kısmı –öğrencilerdi demiştik- İstanbul’a varmadan hafiften de olsa vur patlasın havasına girmişlerdi. Bereket ki, bazıları, bize saygıdan olsa gerek, en alt perdeden eğlenmeyi tercih etmişlerdi. Bende, onlara içimden teşekkür etmiş idim!

Derken, yolculuğumuz Topkapı otogarında tamamlanmıştı. Herkes bir yerlere dağıldı, evli evine, köylü köyüne misali. İstanbul’a da yabancıydım. Burayı öteden beri merak edip sevmeme rağmen buranın yabancısıydım.

Öteden beri yaşıtım olan, İslamlaşma sürecinde tanıştığım bazı öğrenci arkadaşlarımın, ya Cevizlibağ Öğrenci Yurdu’nda, ya da Fatih’te evde –bazıları cemaat evi- kaldıklarını biliyordum.

Sabah olunca, Fatih’e varır, onları arardım.

Her neyse…

Gecenin sat on’unda hangar gibi, külüstür ve baraka bir yapısı olan açık bir sabahçı kahvesine girip, bir küçük tabure bulup oturmuştum.

Zaman ilerleyince, hangar gibi yerin hınca hınç dolduğunu, sigara dumanının tavan yaptığını ve neredeyse, on, on beş dakikada bir, adeta sarı su hükmünde bulunan çaylar,(Oralet onun yanında şerbet gibiydi mübarek!) siz istemeseniz de masanıza servis ediliyordu! Demek ki, burada işler böyle idi! Hem o akşamda yılbaşı gecesiydi. Belki de, otele, motele, Taksim’e, Maksim’e gidemeyecek olan, sarhoşların, cıbıldakların takılıp eğlenecekleri, dertlenecekleri, belki de ‘bazı’ garibanın zoraki olarak sabahlayacakları mekânlardı, oralar. Günahlarını almış olmayayım…

Bir de yanımda oğlu İstanbul’un merkeze bir hayli uzak bir semtinde çalışan, kendisi Anadolu’dan kalkıp benim gibi İstanbul’a gelmiş bulunan Alevi bir amcada vardı! O da garibanlar sınıfından olacak ki,, bu hangar gibi yerde, sarı su içecek ve sabahın olmasını, şafağın sökmesini, güneşin açmasını mecburen bekleyecekti! 

Mevsim kıştı, ama güneş çıplak gözle görülemese bile, sabah bir umuttu onun için, bizim için ve hemen herkes için, her zaman olduğu gibi…

Vakit geçmek bilmiyordu. Bir ara, dışarı çıkıp kendimi sarı sulardan ve sigara dumanından azade kılmak için dışarı çıkmayı düşündüm. Çıktım, birazcık düşündüm, çevreme göz atarken, gözüme bir yerlerden tanıdık bir tabela ilişti; Milli Gazete… “İşte!” dedim “gidip izin alsam, orada kalabilirim” Ya Alevi amca, görüntü itibarıyla gariban ve yoksul Anadolu köylüsü, kasabalısı duruşuyla. Acıdım, gidip ona kalabilecek bir yer bulduğumu, gidip kalmak için izin almaya çalışacağımı söyledim. Sevindi, ama “ya ben?” “Ben nereye gidebilirim, bu sıkıntı yerden?” dedi gayet haklı ve çaresiz bir edayla…

Biz adamı yolda mı bırakırdık, hem de bu soğuk gecede ve dumanlı ortamda! Eğer oradan kalmak izin alabilirsem, kendisine de izin alabileceğimi söyledim. Sevindi garibim!

Neyse, gidip izin aldık yetkililerden, o gece nöbete kalan arkadaşlarımı da gördüm bu vesileyle, sarmaş dolaş, oturup sohbet ettik, havadan sudan dem vurduk, İslam’dan, İslami hareketten, mücadeleden. Amca ise kendisine tahsis edilen, birbirine iç içe bitişik duran koltuğu yatak yapıp uymuştu bile…

Bir ara ben de uyuyakalmışım. Saba namazı vakti uyandırdı biz arkadaşlar. Fırından yeni çıkmış somun ekmek ve bir bardak sıcak süt ikram ettiler. İçimizi ısıtmıştı hakikaten! Afiyetle yedik! Kalkıp namaz kıldık. Daha sonra ise, gün açılınca arkadaşlardan izin alıp yola revan olduk. Ben bir burun mesafedeki Fatih’e, amcada boğaz’ın Rumeli kıyısında bulunan semte, oğlunun yanına…

Fatih’e vardım. O gün sanırım Cuma günü idi. Dükkânların çoğu kapalı idi. Bir ara dehşete kapıldım, “Fatih’i kaptırdık mı?” diye. Zira ben çocukken, İstanbul’a yolu düşen babamın arkadaşlarının anlattığı Fatih, burnunun dâhi göstermekten sakınan çarşaflı kadınların, sakallı, namazlı, niyazlı amcaların ‘kutsal’ mekânı idi, de sonra ne oldu acaba? Yılbaşı kutlamaları burada da mı etkili olmuştu da, insanlar akşamdan sızıp kalmışlardı?

Şükür ki, öğlene doğru Fatih canlanmıştı. Her yer, çarşılar, hanlar, hamamlar, dükkânlar ve özellikle de camiler, mescitler.  Cuma namazı sonrası, bir dergi bürosunda çalışan bir arkadaşıma ulaştım, onun misafiriydim artık! Akşama kadar dergi bürosunda zaman geçirdim. Şimdiki gibi internet falan yoktu! Cilt cilt dergiler, ansiklopediler, gazeteler vardı.  Bir kısmını okumaya çalıştım. Akşam olunca arkadaşın kaldığı öğrenci evinin yolunu tuttuk.

Evde başka arkadaşlarda vardı, İslami düşüncenin her çeşidinde duran öğrenciler, radikali, tasavvufçusu…

Bazıları beni arkadaşım vasıtasıyla gıyaben tanıyorlarmış! Derken, sabaha dek süren bir tartışma ortamı oluşmuştu. Burada, fikirler havada uçuşuyordu; otobüste gelirken tartıştığım solcu arkadaş bana bu ortamda bulunan kardeşlerimden daha kolay ve anlaşabilecek bir kişi olarak görünmüştü. 

Bazısıyla anlaştık, bazısıyla da anlaşamamıştık haliyle! Zira çoğuyla usulümüz farklıydı, sözde kaynağımız aynı olsa da!  Yeri geldi o solcu arkadaşı, Alevi amcayı ikna etmek bana daha kolay geldi. 

Neyse, buraya geliş gayem olan çıkardığımız derginin tanıtımı idi ve daha sahaya inmeden, her arkadaşa birer tane dergi satmıştım! Geldiğimin ikinci, üçüncü, dördüncü günü ağırlığımı dergi tanıtımına ayırdım, işim gereği. Bazı yerlere beşer, onar bıraktım, bazı yerlere birer adet protokol olarak. Satma maksadıyla bıraktığım dergilerin çoğunun ise parası gelmedi. 

Her neyse…

Yıllar öncesinden belki de çeşitli açılardan kayda geçirilecek uzun bir sefer ve yılbaşı hatırası…

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR